Nur Alemi

Nur Alemi

Nuralemi

 

 
SEYYİD MUHAMMED BAHAEDDÎN 
ŞAHE NAKŞİBEND
(Rahimehullah)
 
 
Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz., Nakşi tarîkâtının Pîridir. İlk kurucusu Hz. Ebû Bekir (ra)'dir. Onu geliştiren, yayan Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz. 'dir. Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz. nin, her gün sabah namazından sonra çektiği dersi (evrâdı) ufak bir kitapçık hâlindedir. İsmine "Evrâd-ı Bahaiyye" derler. (Evrâd; hergün âdet edindiği ders demektir. Bahaiyye adı; Bahaeddîn manâsına gelir.) Bu evrâdı, her sabah namazından sonra, kendisine vird (evrâd) edinip okumak çok büyük sevaptır. Hem de okuyanın en zor, en müşkül, en içinden çıkılmaz müşküllerini halleder. Faydası zâhiren sayılamayacak kadar çoktur. Sayılsa çok uzun sürer. Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz.'nin ezberi çok kuvvetli idi. (Ezberleme kâbiliyeti çok kuvvetli olan üç evliyâ gelmiştir. Ne kadar uzun kitap olursa olsun; devamlı baştan sona bir sefer okumasında hepsi ezberinde kalırdı. Bunlardan birisi, İmâm-ı Şafiî Hz.'dir. İmâm-ı Âzam'ın mezhep kitabını bir okumaya ezberledi. Bunu kitabımızda yazmıştık. Birisi de Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz.dir.)
Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz. riyâzetle, mücahede ile çok çalışıp, manevî âlemde çok büyük dereceler kat etmiştir. En son bir makama gelmişti ki, oradan aşamıyordu. Hem de kendisine çok büyük manevî engeller oluyordu. Bu müşkülünü hallettirebilmek için birçok yerlere başvurdu. Hallettiremedi. En son, birisi:
– Bağdat'ta, Abdülkadir-i Geylânî Efendimiz Hz. var. O'na git, dedi. Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz., Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Efendimiz Hz.'nin tekkesine geldi. Sordu. Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Efendimiz Hz.'nin vefat ettiğini söylediler. Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Efendimiz Hz.'ne huzur etti, manen görüştü. Hz. Pîr beş parmağını kalbinin üstüne bastırıp:
– Bu, burda Nakş etsin, izi burada kalsın, dedi. "Allah" diye bağırdı. O anda kalp şak oldu, açıldı (ikiye ayrıldı). Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz. 'den o hal gitti, düzeldi. Bunlar manevî hâldı. "İşâret olarak, benim elim kalbinin üzerinde nakş etsin" buyurdu. Yani kadınların iplikle, boncukla işlediklerinin adı nakıştır. Esas ismi "nakş"dır. "Nakş" dediği elinin nakş'ıdır, izidir. Nakşibend Hz.'nin vefat edînceye kadar, kalbinin üstünden, Hz. Pîr'in beş parmağının izi gitmedi. Onun için nakş ismi ondan kaldı. "Bend" bağlamaktır. Bir insan kaçmasın diye sımsıkı bağlanırsa, bu normal bağlama değildir. Ona sorarlarsa:
– Sağlam bağladın mı? O:
– Kendisini sımsıkı bend ettim, der. Nakşibend Hz.'de, Hz. Pîr'e o kadar çok bağlanmıştı ki; Hz. Pîr o yaptığı yardımla manen başından geçirdiği hâlı ile kendisine bend etmişti. Bend ismi de ondan kaldı. Muhammed Bahaeddîn'de esas adıdır. Hepsi birleşirse Nakşibend Muhammed Bahaeddîn'dir.
Şimdi bir suyun  önünü bağlayıp, suyu başka tarafa çevirdîn mi? demenin adı, bend tuttun mu? Yani sağlam bağladın mı? demektir. Bu bütün su sakalarında (sucularda) en fazla konuşulan lisândır. Su patlamış, akıyor yanındakine der ki:
– Bunun önünü bağlamışlar ama tam yapamamışlar. Git, bendi sağlam tut, bağla, bend et. Onun gibi yapma, sağlam yap, demektir.
Bir insan çok sıkı bağlanırsa; "sakın kaçmasın", karşıdaki: "onu kaim bend ettim, sağlam bağladım." der. Aynı öyle Şeyh Abdulkadir-i Geylânî Efendimiz Hz. hem başından o hâli geçirmişti. Hem de kendisine manen, zâhiren, sağlam bağlamış, bend etmişti.
Evvelce, bir adam oğlunu, İstanbul'a yüksek okula göndermiş. Çocuk, Kur'ân, tarih, coğrafya, edebiyat ve her çeşit bilgileri öğrenmişti. İstanbul şivesini de iyice öğrenmişti. Okulu bitirmiş, babasının yanına geldi. Babası:
– Oğlum şu merkebimizi ağaca bağla, kaçmasın, dedi. Oğlan götürdü. Ağaca bağladı. (Ama, babası ve kardeşleri bir türlü çocuğun konuşmasını tam anlamıyorlardı. Çünkü yarı lûgatlı, eski İstanbul şivesini tam almıştı. Babasının anlayacağı şekilde konuşmasını bildiği hâlde, yine İstanbul şivesini bırakmıyordu.) Merkep çözülmüş, kaçmıştı. Çocuk babasının yanına geldi:
– Peder, anecir ağacının zilli kebairine (zilli dalına), kaimi bend etmiş olduğum, şimendifer zâde (merkep) firar etmiş (kaçmış). Buralardan gelip, geçmesinin vukufuna mail oldunuz mu? der.
Yani: Merkebi incir ağacının dalına, kaim bend etmiştim, bağlamıştım, diyor. İşte bend tutma bir yere bağlama veyahut bir suyun önünü kapatma, bu anlamdadır. Çocukta merkebi bağlamayı "bend ettim" diye söylüyor.
 
[(Sûre-i Bakara, Âyet 26)
Meâl'i: Şüphesiz Allah, sivrisinek ve ondan daha büyüğü ile (hakkı açıklamak için) misâl getirmekten kaçınmaz. İman etmişlere gelince, onlar böyle misâllerin Rabblerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince, "Allah böyle misâl vermekle ne murad eder?" derler. Allah onunla bir çok kimseyi saptırır, bir çoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misâllerle Allah ancak fasıkları saptırır. (Çünkü bunlar birer imtihandır.)
 
"Sivrisinekle misâl getirmekle utanmaz" diye buyuruyor. Bu âyette kâfirlere Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (sav)'e:
– Onlara (kâfirlere) sor, diye emrediyor. "sizin tanrı diye taptığınız putlarınızın üzerine sinek pislerse, o sineği pisletmemekten, kovalamaktan aciz" buyurdu. Buna karşılık müşrikler; "Allah bu kadar büyük diyorsunuz. Çok büyükse, ufacık bir sinekle mi misâl getiriyor." sözlerine karşılık Allahu Teâlâ cevaben: "Allah sivrisinekle misâl getirmekten utanmaz." Maksat karşıya anlatma. Sinekle de misâl getirilir demektir. Allahu Teâlâ bu âyette anlatmak için sinek ile misâl getirmeyi uygun buluyor. Bizde misâl getirme ile utanmayız. Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendimiz Hz. bir tarîkat pîridir. O'na sonsuz hürmetimiz, saygımız var. Bu dediğimiz misâl sadece "bend" manâsını anlatmak içindir. Nakşibend Hz.'ne "bend" denilmesini anlatıyor. Onu misâl veriyoruz. Bu başka, Nakşibend Hz.'ni küçümsemek, benimsememek, kötülemek gayesi başkadır. Haşa onu en ufak bir şekilde küçümsemek değildir.]
 
 
Aşk ateşine yanmayı pervâneden öğren,
Sermest oluben coşmağı divâneden öğren.
 
                        Mecnûn gibi ol şevk ile vâlih ü hayrân,
                        Nâmusunu terketmeği humhâneden öğren.
 
Yoklukta etmiş genc-i ezel varlığı ey dost,
Yokluk nice olur var yürü virâneden öğren.
 
                        Hûn eyle gözün yaşını ayaklara düş gez,
                        Seyretmeği elden ele peymâneden öğren.
 
Nûş eyle Nizâm Oğlu yürü bâde-i aşkı,
Şûrîde vü şeydâlığı mestâneden öğren.
 
                                                                   Seyyid NİZAMOĞLU
 
 
Hakk yolunda çalışırken utanmayı sıkılmayı at. Nâmusu, ârı terket. Dîn hususunda bana gülecekler, beni ayıplayacaklar diye sormamazlık yapma. En ayıp şeyleri bile dîn hususunda sor, öğren.
"Nâmusunu terketmeyi humhaneden öğren" Genelevinden öğren. Onlar beş-on kuruş dünya kazancı için, utanmayı, sıkılmayı nasıl atmışlarsa, sen de asıl kazancın olan, âhireti (öte dünyayı) öğreneceksin! Dîn konularında soru sormaktan, onların utanmadığı gibi, sen de utanma, sor, öğren, adam ol, demektir.









 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=