Nur Alemi

Nur Alemi

Nuralemi

 

 Veliler Sofrası
(El-Hıkemu'l Atâiye Şerhi)
Derleyen:Seyyid Muhammed Abdullah Geylani El-Nakşibendi- El-Kadiri
 
 
         ÖNSÖZ : Bu kitap İmam-ı Şazeli (K.S.) Hazretlerinin halifesinin halifesi;Kutbul Arifîn, Gavsu'l vâsilin Ahmed B. Atâullâh el-İskenderî (k.s.a.) hazretlerinin yazdığı "HİKEM-İ ATAİYYE" adlı kitabının derleyen ve tercümesi Seyyid Muhammed Abdullah Geylani (k.s) Tarafından düzenlemiştir.  
   
Allâh (c.c.) Kur'an'da: "Hakîkat şu, (Tevhid ve İslam dini) bir tek din olarak sizin dininizdir. Ben de, sizin Allâh'ınızım. O halde (başkasına değil) bana kulluk ediniz." buyuruyor.
 
            Bu ayetten anlıyoruz ki, İslâmın esası "Tevhîd"dir. Yani, sâliklerine Allâh'ı görür gibi ibadet etmeyi, veyahut, Allâh'ın bütün insanların her türlü hareketini görüp bildirdiğine inanmak ve bu inanışla amel etmek gerektiğini öğretir.
 
            "Tevhîd"in aksi "şirk"tir. Şirk olduğu müddetçe, tevhid yolunda yürünemez. Tevhid'de: insanların her yerde Allâh'ı (C.C.) görmesi ve her işin Allâh'ın (C.C.) kudreti ile yapıldığına inanması esastır. Eğer böyle yapılmazsa, şirk olmuş olur. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Ben ümmetimin şirk-i hafî yapmasından korkarım." buyuruyor. İnsan haberi olmadan şirk (şirk-i hafî, gizli şirk) yapar da tevhîd'deyim zanneder.
 
            Halk, tevhîd'i iyi kavramadığı için, bâtın uleması (Allâh'ın (C.C.) velileri), müslümanları tevhîd yolunda yürütme işini üzerlerine almış bulunuyorlar. Tevhid yolunda yürümek pek zordur. Zira gizli şirkten kendimizi kurtaramıyoruz. Bâyezid-i Bestâmî (k.s.a.) hazretleri bile, hayatının bir anında kendini gizli şirkten kurtaramamıştır.
 
             Bâyezid-i Bestâmî (k.s.a.) hazretleri ahirete teşrif ettiği gün, Allâh (C.C.) "Yâ Bâyezid! Bana ne getirdin?" diyor. Bâyezid de "Tevhid'i getirdim" diyor. Tekrar Allâh (C.C.) "Yâ Bâyezid! Bana ne getirdin?" sorusunu tekrarlıyor. Bâyezid de yine "Tevhid'i getirdim" diyor. Allâh (C.C.) üçüncü olarak Allâh (C.C.) "Yâ Bâyezid! Bana ne getirdin?" sorusunu sorunca Bâyezid hazretlerin (k.s.a.) sağlığında şirk yapıp yapmadığını öğrenmek için, geçen ömrünü gözden geçiriyor ve: "Tevhid, tevhid, tevhid getirdim." cevabını veriyor. Bunun üzerine Allâh (C.C.) "Filan zaman ağzımı süt yaktı demiştin. Senin ağzını Ben mi yaktım, süt mü yaktı?" diye buyurmuştur.
 
            Görüyoruz ki her ân ve her zerrede fâil-i mutlak Allâh'dır (C.C.). İşte bunu bilmek her yerde Allâh'ı (C.C.) ve Azamet-i Kibriyâ'sını görmek Tevhîddir... Gaflete düşüp de: "ben yaptım, ben ettim, veyahut filan yaptı" dersek gizli şirk yapmış oluruz.
 
            Ahmed ibni Atâullâh (k.s.) Hazretleri; "Hikem-i Atâiyye" adlı kitabında, tamamen tevhidden bahsetmektedir. Bu kitaptaki hikmetleri Türkçeye çevirip açıklayan Seyyid Abdullah Geylani(k.s.) Hazretleri vahdet yolunun büyük sultanlarından idi. Seyyid Abdullah (k.s.) Hazretleri, Hikem-i Atâiyye'yi okuturken tevhidden gayrı konuşmadı. Zira bir gün yine derse oturmuştuk ki: adeti vechi ile derse başladı. On-onbeş dakika konuştu ve sonunda: "Vermiyorlar, vermiyorlar. Lillâhil Fatihâ" deyip, dersi kesti. O, tevhid sultanlarından biri idi. Her kelamı tevhide işaret ederdi. Tevhid yolunda, daima kendisine ilham edileni söylerdi. Bir gün huzurunda idim. Mevzu yine tevhid idi. Şöyle buyurdular:
 
            "Karşılaştığın hadiseleri mizan-ı şeriata vur. Uyarsa amel et, uymazsa amel etme. Fakat uymadı diye de hemen reddetme. Uyan, Cemalinden ise, uymayan Celalindendir."
 
            Bu muazzam kelamla her şeyin Allâh'dan (C.C.) geldiğini, gelenlerin bazısının Celâlden, bazısının da Cemâlden olduğunu anlıyoruz. Fakat biz, Cenâb-ı Hakkın, Cemâlinden, Celâline sığınmayı kendimize düstur edineceğiz.
 
            Bir mektubunda şöyle yazıyordu:
 
            "Kahır ile lütfu bir yerde görmedikçe insan şirk-i hâfiden kurtulamaz."
            "Kahr-ı lütfu şey-i vahid bilmeyen çekti azâp,
            Ol azâpdan kurtulup sultan olan anlar bizi."    (Niyazî-i Nısrî)
 
           
            Seyyid Abdullah Geylani (k.s.) Hazretlerinin tercüme ve açıklamalarından derlenmiş olan bu kitap, tamamen insanlara kendilerinin âcizliğini öğretmek için kaleme alındı. Böylece vahdet yolunda yürümemize yardımcı olur.
 
            "Hikem'ler tırnak içine alınmış ve numaralandırılmıştır. Bunun dışındaki yazılar Seyyid Abdullah Geylani (k.s.) Hazretlerinin izahlarıdır. Bazı hikemler izaha lüzum görülmeden geçilmiştir. Tutulan notlar karıştığı için tertipte aslının tertibine uyulamamıştır."
 
            Bu kitabı alan ve okuyan mü'min kardeşlerimden en büyük ricam, kitabı tekrar tekrar okuması ve mü'min kardeşine tavsiye etmesidir. Her okunuşta insan kendisinde bir eksiklik görecek ve kurtulmak için Allâh'a (C.C.) yalvaracaktır. Allâh (C.C.), ümmet-i Muhammed'i tevhîd nûrundan ayırmasın. Şirk-i hâfîye düşmekten kurtarsın. Bicâhî Muhammedin sallallâhu Teâlâ aleyhi ve sellem ve âlih.
                                                                                               
1-"Dünyanın faniliğinin (boşluğunu) anlamak için ilim lâzımdır."
 
            Burada bahsedilen ilim, sahibine faydalı ilimdir. Bu da "mari'fetullâh"dır. Çünkü ilim olmayınca insan, bir şeyin fayda ve zararını anlayamaz. İlim, sahibinin kalbini parlatır, kalpten perdeleri kaldırır. Böylece o kimse de yolunu ve yürüyüşünü tayin eder. İlim, insanı Allâh'a yaklaştırır. Allâh'tan uzaklaşmak da ilimsizlikten olur.
 
            Hz. Peygamber (s.a.v.): "Evde nasıl ki kandil karanlığı yırtar ve aydınlatıp eşyayı gösterir ise faydalı ilim de kalbi aydınlatacağından, perdeleri kaldırıp insanı mâsivâ (Allâh'dan başka her şey) dan uzaklaştırarak, Allâh'a yaklaştırır." buyurmuşlardır.
 
            İlim insana kendisinin mahluk ve hiç olduğunu hatırlatır. Faydalı ilim nekadar kuvvetli olursa, imân da o derece kuvvetli olur. Böylece insan, bir vehimden ibaret olan varlığından uzaklaşır ve Allâh'a yaklaşır.
 
            Hz. Peygamber (s.a.v.):"Yâ Rabbî, menfaati olmayan ilimden sana sığınırım." buyuruyor.
 
            Hayırlı ilim, kalbde Allâh korkusu uyandıran ilimdir. Böyle ilme sahip olan kimsede Allâh korkusu uyanınca, o kimse sahip olduğu ilimden fayda görür. En büyük menfaat Allâh sevgisinin bulunmasıdır. Bu sebeple insan, kendisinde Allâh korkusu ve sevgisi uyandıran ilimden menfaat sağlayabilir. Allâh sevgisi olmayan insan, insan dâhi değildir.
 
            Allâhu Teâlâ buyuruyor:"Onlar ki gözleri bakar görmez; kulakları var işitmez; bunlar hayvandır."
 
            2- "Ey aşık, neyi seversen onun kulu ve esiri olursun. Böylece o şeyin esaretine girersin. Sevilen şey seveni âmâ ve sağır kılar. Bir kimse Allâh'dan gayrıyı severse o kimse Allâh'dan gâfil, O'nun her şeyine sağır ve neticede Allâh'ı göremez olur."
 
            Anlaşılıyor ki, hakiki sevilecek olan Allâh'dır. Eğer sen Allâh'ı seversen, Allâh'ın yardımı da gayrıyı sevmene mani olur.
 
            Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Hasan (r.a.)'ın ağzından, Hz. Hüseyin'in de boynundan öpmüştü. Allâh derhal Cibril-i Emin-i gönderdi. Cibril (A.S.) Allâh'dan Resûlullâh'a selâm getirdi:
           
            "Benim karşımda torunlarını öper değil mi? İzzetim, Celâlim hakkı için birini zehirle, birini de boynundan şehit edeceğim." buyurdu.
 
            3- "Ey mü'min, senin taatın (ibadetin) Allâh'a bir menfaat, maasiyetin (günah ve kusurun) de O'na zarar vermez. O'nun emrinin ve nehyinin sana menfaatı vardır."
 
            Allâh'ın izzetini (Celal ve Cemal sıfatlarının bütününü) senin taatın artırmaz. Allâh'dan yüz çevirmen de onun izzetinden bir şey noksanlaştırmaz. Allâh'ın emirlerini tutup nehiylerinden sakınmaklığın. Sana menfaat sağlar.
 
            4- "Allâh'a vuslat cismin cisme vuslatı gibi değildir. Bir kimsenin Allâh'ın birliğine, kudret, kuvvet ve azametine kalbiyle inanıp bilmesi, onun kalbinde ilim peyda eder. Buna müşâhede derler ki, bu da kalp gözüyle görmektir."
 
            Müşahede, ilm-i yakîndir. Bu bir tecelli ilâhidir.
            Bazı kullar da Allâh'ın fiilleri tecelli ederek meydana getirir. Buna "müşahede-i ef'al (fiillerin görünmesi) denir. Tecelli-i ef'al'de her fiili Allâh'dan görürsün (tokadı vuranla, ekmeği vereni bir görürsün).
 
            Ortada bir tek fiil vardır. Bu da kâinat olup, Allâh'ın ilminin aynıdır, kudretinin aynıdır. Allâh bu dünyayı yaratmak istedi, bunun için derhal Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ruhunu halk etti. Ondan bütün mevcudâtı (varlıkları) yarattı. İşte bu "Tecelli-i ef'âl" ile kâimdir.
 
            Tecelli-i ef'â'den sonra, "Tecelli-i Sıfât", bundan sonra da "Tecelli-i Zât" gelir. Tecelli-i Zât durumunda, sıfât'ı Zât'tan ayırarak, "Zât" kalıyor. Bu durumda bütün eşyayı ve kendini görmüyor, yalnız Zât'ı İlâhî'yi görüyorsun. Aşkın fazlalaşıyor ve letâfet kesbederek, balon gibi hafifleyerek, uçacak gibi oluyorsun. Sonucu Allâh'a vuslat, Allâh'a ilim peyda etmekle noktalanıyor. Çünkü cisim, Allâh'ın letâfetine eremez.
 
            VUSLAT:
            a- Ef'al-i ilâhî'nin tecellisi:
            "Lâ fâile illâllâh"
 
            b- Sıfat'ı ilâhî'nin tecellisi:
            "Lâ mavsûfe illâllâh": Her şeyde Allâh'ı görmek ve bilmek. Sıfat sahibinin ancak Allâh olduğu idrakine varmak.
 
            c- Tecelli Zât
            Tam bir fenâ makamı olup, "Lâ Mevcûde illâllâh" İşte vuslat böyle olur. Bir kulun diğer bir kula vasıl olması gibi olmaz.
 
            Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.) hazretleri buyuruyor ki: "Allâh'ın sana yakîn olduğunu bilmen, Allâh'a vuslattır. Bu vuslat bir cismin, bir cisme birleşmesi gibi değildir."
 
            Birşey kendine benzeyen ile birleşir. İki ayrı şey birbirine birleşmez. Madde madde ile, lâtif lâtif ile birleşir. Madde lâtif ile birleşemez. Bunun gibi, insan lâtif olmayınca, Allâh ile birleşemez. Lâtifin lâtifi olan Allâh'a benzemeyen nasıl olur da Allâh ile birleşebilir? Fakat Allâh (C.C), Tecelli-i ef'al ile tecelli edince ve karşısında zuhur eden bütün fiillerin Allâh'dan olduğunu bilir. Bu biliş ef'âl (fiiler) bakımından Allâh'a vuslattır.
 
            Senin Allâh'a vuslatın, onu müşahede etmen ve onun sana yakîn olduğunu bilmendir.
 
            Allâh'a hakîki olarak yaklaşmak, Allâh'ın sana yakîn olduğunu bilmendir.
            Bir ayet-i celilede buyuruluyor: "Kullarım sana (Habîbim) beni sorunca (haber ver ki) işte ben muhakkak yakînimdir. Bana duâ edince, ben o duâ edenin dâvetine icâbet ederim. O halde onlar benim dâvetime (itaatla) icâbet ve bana îman (da devam) etsinler. Tâ ki (o sayede) doğru yola ulaşmış olurlar." (Bakara:186).
 
            Bu âyetten anlaşılıyor ki; Allâh (C.C.) sana yakîndir. Allâh'ın sana yakîn olduğunu bilmen de, ona hakiki yaklaşmış olmaktır.
 
            Allâh'ın sana yakın olduğunu bilmen ve Allâh'ın heybetini murâkabe etmen, sende gerçek terbiyeyi uyandırır. İşte senin terbiyeli oluşun ve Allâh'ın sana yakîn olduğunu bilmen de, senin Allâh'a vâsıl olduğunu gösterir.
 
            Nitekim, bir ayette: "Ben kulumun vevesesini bilirim. Zirâ ben ona şah damarından daha yakînim." diye buyuruyor.
 
            5- Hak'tan vâridat (Hakîkat) geldiği vakit sen onun Allâh'dan geldiğini bilip, Allâh'a yakînlaşacağını anlaman lazımdır."
 
            Vâridat (Rahmânî marifetler, ruhani lütuflar) kalbe gelince sende Hakk'a (Allâh'a) karşı dönüş olur. Kalbine vâridatın gelişinin alameti senin edepli hale sahip olmandır. Senin edepli oluşun, sana gelen vâridatın sende beliren semeresidir. Bu semerenin sende zuhurundan dolayı Allâh'a çok şükret. Hasıl olmazsa üzülme, iste ve yalvar. Kalbine gelen vâridatın semeresiyle oyalanma, daima iste. Vâridât gelmeyince de taat ve itaatı (namaz ve bezeri amelleri) terketme. Eğer terkedersen, sen bir hal için ibadet etmiş olursun. Halbuki, bütün ibadet ve zikirler Allâh için yapılır. Zikir ve ibadetle hal gelmiyor diye üzülme. Ne mutlu ki Allâh seni huzuruna alıyor ve zikrettiriyor. Bekle ve sabret. Seni huzurunda tutan Allâh elbette bir gün kapıyı açar. İlâhi vâridât sana gelmekle sen Allâhu Tealâ'nın azametini görerek, varlığını görmekten yani enâniyetten (benlikten) kurtarılmış olursun.
 
            6- "Allâh'a vâsıl olan insanı, her şey Allâh'a çeker. Eğer Allâh'dan ayrı olursak, hiçbir şey bizi Allâh'a çekemez."
 
            Ey Mü'min, kalbinde açıklık istemen Allâh'ı bulamadığının ve bilemediğinin alâmetidir. Allâh'ın mâsivasından korkman Hakk'ı bulamayışındandır. Çünkü her şey Allâh ile kâimdir.
 
            Ayette şöyle buyuruluyor: "Mü'minler, Allâh'ın dostları olup, onlar için hiç korku yoktur."
 
            7- "Dünya işlerinin bidâyeti (başlangıcı) tatlı gelir; Fakat pek çok sevinme. Her ne kadar zahir ve bidayeti cazip ise de, bir son bulacağı için başlangıcına aldanma. Eğer gönlün dünyaya bağlanmıyorsa üzülme, sevin. Zira gönül Allâh'ın nazargâhıdır."
 
            Dünyaya muhabbet eden akıllı olmayıp, gafil kimsedir. Zira akıllı kişi dünyadan kaçar. Böyle kimseler dünyanın üzerine düşmeyip, aksine ondan uzaklaşırlar. Yani dünyayı kalbine koymaz. Bu demek değildir ki;çalışmaz. Hayır mü'min çalışır, fakat dünya üzerine düşüp, kendinde hırs peyda etmez. Her işte olduğu gibi çalışmasını da Allâh için yapar. Zaten İslam nazarında çalışmak bir nafile ibadettir. Eğer çalışmanı Allâh için yaparsan, bu bir ibadet olur. Eğer para kazanıp zengin olmak için yaparsan, bu da ticaret olur. Böyle hallerde, insanda hırs ve dünyayı kalbine koyma hali hasıl olur.
 
            Dünyaya bağlanmak çiğ et yemek gibidir.
            Dünya muhabbeti en büyük belaların, kaçınmak da iyiliklerin başıdır.
 
            Dünya yedi şeye benzer:
            1- Deniz Suyu: Susuzluğu gidermez, aksine arttırır ve zararlıdır.
            2- Bulut Gölgesi: Bulut gidince gölgesi kalmaz. Yani sana daimi gölgelik yapamaz.
            3- Yağmursuz Şimşek.
            4- Yağ Bulutu.
            5- Bahar Çiçeği.
            6- Rüya: Daimi olmayıp, uyanınca yok olur.
            7- Zehirli Bal: tatlı, fakat öldürücüdür.
 
            Bu yedi vasıf, ancak dünyada vardır. Dünya cin taifesi gibidir; Onunla gidersen mahvolursun, kaçarsan kurtulursun.
            Dünyadan çekinmek ilimle mümkündür. İlmi de sabır doğurur. Sabırla gayret ve ibadet de tefekkür zuhur eder.
            Allâh dünyayı her fenalığın, acıların, bela ve musibetlerin kaynağı ve mekanı kıldı. Allâh'ın böyle yapışı, kullarının dünyaya bel bağlamamaları içindir. Allâh kullarını dünyadan çekmek için dünyayı böyle yaptı ki, ona olan meyilleri kesilsin ve Allâh'a yönelsin.
 
            Şair der ki: "Gamımın en şiddetlisi sevinçtedir."
 
            Gecenin gündüzü takip ettiği gibi, sevinci de bela takip eder. Belanın gelişi sevincin geleceğinin alametidir. Sevinç de belanın geleceğinin alametidir. Sevince bel bağlama, zira arkasından bela gelecek demektir. Asıl maksat bela ve sevinçlerde hep Allâh'ı görmektir. Allâh bunların hepsini kendini bildirmek için hâlk etmiştir. Dünyayı yaratması da bunlardan ileri gelir.
 
            Kulun dünyada üç hissesi vardır.
            1- Bela hissesi,
            2- Musibet hissesi,
            3- Ölüm hissesi.
 
            Hz. Ali (K.V.) hazretleri buyuruyor ki: "Yâ Selmân, dünya yumuşak bir yılana benzer. Yumuşaktır ama zehirli olduğu için öldürür. Dünyada seni aldatacak her şeyden kaçın. Zira her şeyin bir ayrılığı vardır."
 
            Dünya fanidir. Ahiret yurdu bâkidir. Allâh'ın emirlerine anlamayanlara, Allâh dünyanın belalarını (ki bunlar zevk gibi olurlar) tattırır. Böyle olmakla beraber, dünya ârifin cennetidir. Zira âhiret de burada kazanılıyor.
 
            8- "Evliyâullah'ın ibâreleri (sembolleri) makam sahiblerinin sözleri, ruhumuz için birer gıdadır. Bu ibareler, müridlerin ihtiyacı için, Allâh'ın ilminden alınır ve ehline verilirler."
 
            Bu gıdalar, ayrı ayrı olup, saliklerin derecelerine göre verirler. Her söz, dinleyiciler tarafından başka başka manalarda anlaşılır.
 
            9- "Kimsenin malına elini uzatma ve kimseden isteme. Hak'tan başka veren olmadığını unutup da elini hiçbir kimseye uzatma ve isteme."
 
            Kul'un rızkı da iki türlüdür:
            1- Sebepli rızık: Bu rızık şeri'ata uygun olarak alınır.
            2- Sebepsiz rızık: Bu her şeyi yok görüp, Hakk'ı var bilerek, Hak'tan alıp, yine Hakk'a vermektir. Şeriatte icap ederse istenebilir. Tarikatta istemek yoktur. Çünkü ehl-i târik mutlak verenin Allâh olduğunu bilirler, istemeyip sabrederler.
 
            Güneşe bakıp da gözlerimizi eşyaya çevirdiğimiz zaman, eşyayı göremeyiz. İşte Hak âşıkları da Hakk aşkı ile dolu olduklarından, Hak'tan başka bir şey görmezler. Dâima Hak ile alış-veriş yaparlar.
 
            Dâima nefsin istediğinden kaçınmalı, onu almamalı, istemeden geleni almalıdır.
            Efendimiz (s.a.v.) çeşitli hadislerinde şöyle buyuruyor: "Dostlarından biri senin ihtiyacın olanı ummadığın anda gönderirse, sen de kabul et."
            "İstemeden ve beklemediğin bir an da gelen rızkı al. İhtiyacın yoksa ihtiyacı olana ver."
            "Resûlullâh bana bir şey vermişti. Ben de daha muhtaca verilmesini ricâ ettim. Resûlullâh buyurdu ki: "Sen bunu al, malını arttırmış olursun, yahut tasadduk et."
 
            (Hz. Ömer (r.a.) rivayet ediyor.)
            "Kimseden bir şey istenmez. Fakat beklemeden gelirse alınır. Nefsinin isteği peşinde gidip de kimseden bir şey isteme."
 
            Ayet-i Kerimede buyuruluyor: "Siz İbrahim meşreb olunuz."
            İbrahim aleyhisselâm     ateşe atılırken her şeyden geçmiş olup, Allâh'dan başkasından hiçbir şey istemedi. Şöyle ki; İbrahim aleyhisselâm ateşe atılırken Allâh Cebrail aleyhisselâmı gönderdi. Cebrail aleyhisselâm da Hz. İbrahim'e yardıma geldiğini söyledi. İbrahim aleyhisselâm da: "Sende benim gibi bir mahluksun; sana ihtiyacım yoktur." dedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm: "Allâh'dan iste" dedi. İbrahim aleyhisselâm ise: "Hâlimi görüp bilen Allâh'a hâlimi arz etmekten edep duyarım." dedi.
 
            Arif-i billâh olan kimse Allâh'a hacetini söylemekten haya eder. Çünkü Allâh'ın takdir ettiğini istemeden vereceğini bilir.
 
            10- "İki iş vardır ki, ikisi de hayırdır ve ikisini de yapman lazımdır: Mânevi olan bu iki iş içinde, hangisi nefsine ağır geliyorsa onu yapmakdır. Çünkü nefis, hayır ve zor olanı sevmez."
 
            11- "Hakîki mârifet sâhibi (ârif), ihtiyacını hiç kimseye bildirmez, açmaz. Allâh'a bile açmaktan utanır."
            Onlar: "Allâh benim her şeyimi bilir ve Allâh'lığı icâbı ihtiyacımı verir, istememe lüzum yok." derler. Tıpkı Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi hareket ederler. Fakat Kur'an'da Allâh'ın "isteyin" emri vardır. İstenirse, "Allâh" isteyin diye emrettiği için istenir. Versin veya verecek diye istenmez.
 
            12- "Nafilelere koşup, farz ve vacipleri geri bırakmak hevâya ve nefse uymanın alâmetleridir."
 
            13- "Yüce Allâh, kulunun her vakitte hazır bulunması ve sonra yapayım dememesi için, namazı vakte tâbi kılmıştır. Aynı zamanda kulum sonra yaparım demesin diye Allâh her namaz arasında 2-3 saat bıraktı. Namazı vaktinde edâ etsin diye sık yapmadı, aralarında zaman bıraktı."
 
            14- "Allâh kullarını, kendi emirlerini ifâ etmekte biraz tembelci hareket edeceklerini bildiği için, emirlerini kulları üzerine farz ve vâcip kıldı. Allâh bu farz ve vâciplerle kullarını zincirle cennete çekmiş bulunuyor."
 
            15- "Gaflet dünyasına batmış, şehvete müstağrak olmuş kimse bu halden Allâh beni kurtarır mı? Çünkü her cihetten batmış bir adamım diye ümit keserse Allâh'ın her şeye şâmil olan kudret-i ilâhisini âciz bulmuş olur."
 
            "Allâh her şeye kadirdir."
            Bazen olur ki,gaflet kuvvetleri seni istila etmiş olur. Bu halde iken dahî, sen ümit kesme. Her nûrun karşısında bir zulmet vardır. Karanlıklar olmayınca nûrun kıymeti anlaşılmaz. Karanlık gelince ümit kesme. Allâh lütfedip nûra erişince de Allâh'a şükret. Şükreder, nimetin kıymetini takdir edersen, nimetin artar. Şükretmezsen, zulmet gelir. Bir kimse nimetinin kıymetini, ancak nimet elden çıkınca anlar.
 
            Ebu Hureyye Hz. Rivâyet ediyor:
            Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: "Ey ümmetim, dâima her hususta kendinizden aşağısına bakın, yukarı bakmayın. Bu, elinizdeki nimete tâzim demektir."
 
            16- "Ey kul! Allâh'ın senin üzerine yağan nimetleri karşısında sen, şükrümü nasıl edâ edeceğim diye ürkme. Zaten her nimet karşısında şükür vardır. Çünkü; nimet sana şükürle, hamdle geliyor. Böylece Allâh sana hamdi ilham ediyor ve sen de hamd etmiş oluyorsun. Allâh'da nimetini ve rızkını arttırıyor."
 
            17- Kulların taatı, Allâh'ın izzetini arttırmaz. Allâh'a muhâlif olan isyankârlar da Allâh'ın izzetini azaltamaz, düşüremez. O daima kemâl ve celâl sahibidir. Kulların yaptığından O'na bir nakısa gelmez.
 
            18- "Filan adam vâsıl-ı illallâhdır" denince, vüsûlun mânâsı şudur:
 
            Kulun Allâh'a vuslatı, kulda Allâh için ilim uyandırmasıdır. Bu ilim, sahibinden Allâh'a karşı taat uyandırır. İşte bu vuslattır.
 
            Vuslat üç şekilde olur.
            1- Tecelli-i ef'al: Her şeyi Allâh yapar. Tevhid-i ef'ale (Bir tek faile) müstenit olup, -Lâ fâile illallâh- demektir. Kafirin küfrünü ve mü'minin imânını halk eden hep Allâh'dır.
 
            Tatlı, acı her şeyin Allâh'dan olduğunu bilen bir kimse, daima Allâh'a hürmet eder. Bana gelen her şey Allâh’dandır. Bunun hikmeti vardır, deyip sabretmeli, edepli olmalıdır. Her şeyi Hak'tan görünce sen, sana tokadı vuranla iyilik edeni bir görürsün. Acılarda tövbe, tatlılarda şükredeceğiz.
 
            2- Tecelli-i sıfat: Her şey Allâh'ın sıfat-ı ilâhîsinin mazharıdır.
            Meselâ; Allâh ezelî olarak vardır ve bütün hayatlar da Allâh'ın "Hayy" sıfatının tecellisinin mazharıdır. Yani Hayy sıfatının tecelli ettiği şeyde, hayat ve dirilik vardır.
 
            Tevhid-i sıfat, yani bütün sıfatlar, Allâh'dandır. Rızkı görmek Razzâk'ı görmeyi icabettirir. Böylece, tecelli-i sıfat'ta sâlik her şeyde Allâh'ın sıfâtını görür. Bu da sıfat-ı ilâhî'nin tecellisi yönünden vuslattır.
 
            3- Tecelli-i Zât: Her sıfatın bir mevsûfu (sahibi) vardır. O da Zât-ı İlâhîdir. Bu halde, sâlik hiç bir şeyi görmez. Ancak Allâh'ın zâtını görür. Değilse vuslat bir adamın memleketine vasıl olduğu gibi değildir. Hâşâ Allâh'ın azamet-i kibriyâsı'nın ve vasfının bir cisme bitişmesi demek değildir.
 
            19- "Allâh'a yakınlık Allâh'ın sana olan yakınlığındandır."
 
            Allâh (C.C.): "Ey Habîbim, kullarım senin Rabb'ın uzak mı, yakın mı, diye soruyorlar. Ben Azîmu'ş-Şan kullarıma pek yakınım." diye buyuruyor.
 
            Allâh kullarına şah damarından daha yakındır. Burada yakınlık maddi değildir. Yani Allâh kulunu en iyi bilendir.
 
            Yine şöyle buyuruyor: "Ben Azîmu'ş-Şan insana yakınım. Fakat onlar beni görmekten âcizdirler."
 
            Teşbihte hata olmazsa: Karagözcünün, <<Hayy, Hakk; perdeyi açtık, mûmunu yaktık, görelim zılli (gölge) hayatı>> derken, işte burada karagözcü, perdede her türlü hayali gösterir ve konuşturur. Görülüyor ki gösteren konuşturan karagözcüdür. Bunun gibi her şeyi yaratan ve yaptıran da Allâh'dır. Her şeyde Allâh'ın ef'âli, Sıfat ve Zâtın zuhuruna vasıta olan her şey zıldır (gölgedir). Aslında ağaç vardır, gölge yoktur. Gölge ağaç ile var oluyor. İşte her şeyin varlığı da bir gölge mevhûmdur. Evveli ve sonu yokluktur. Mutlak var ve Bâkî olan ancak Allâh'dır.
 
            Allâh'ın sana yakınlığını, onun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Senin O'na kurbiyetin (yakınlığın) onun sana yakın olduğunu bilmekle olur. Bunların hepsi, Allâh'a karşı ubudiyette ve edep yolunda gitmekten başka bir şey değildir. Allâh'a her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak lâzımdır ki, her yolun başı edeptir. Şımarmamak lâzımdır. Şu hâle göre, senin edebinin artması Allâh'a olan vuslatını gösterir.
 
            20- "Nâr, Allâh'ın cemâline âşık ve bütün mâsivadan yüz çevirenler içindir. Onlar bize teveccüh ederlerse biz onları yukarı çıkarırız."
 
            Allâh sevgililerine: "Ey kullarım, Allâh deyiniz, siz benimsiniz, bana geliniz, mâsivayı bırakınız." der.
 
            21- "Ey kul, kendindeki gizli ayıpları bulup birer birer temizlemelisin."
 
            Ayıplar şunlardır: Benlik, nefsi emmâre, ucûb, kin, garez, gadab-ı nefsânî, kibir, varlık ve benzerleri.
 
            22- "Hak kapalı değil açıktır. Perdeli olan sensin. Sen kendine bakmayıp başka şeye bakıyorsun. Sen perdeli olduğun için Hakk'ı göremiyorsun. Ayıplarını bul, perdeyi kaldır."
 
            23- "Ey derviş sakın ha! Hak'tan başkasından bir şey bekleme. Veren O'dur. O halde veren varken başkasından isteme."
 
            Bir şeyi yapan görünen âlettir. Fakat asıl yapan ustadır. Aleti görüpte ustayı unutma!.. Buna uyarak düşün de Allâh'dan başka bir kimseye gitme. Her yere Allâh ile git. <<Allâhım dilerse bu adam ban yardım eder>> de. Eğer o kişi o işini yapmazsa ona darılma. Çünkü onu yaptırmayan Allâh'dır.
 
            24- "Ey âşık, eğer Allâh'ın vasfı, fiili ve şefkâtinden, iyi düşünceler çıkaramıyorsan, doğduğun günden bulunduğun ana kadar Allâh'ın sana yaptığı muamelelerine bak da Allâh'ı an ve Allâh'ı sev.
 
            25- "Ey derviş, ey âşık, mahluktan mahluka dönme. Dönersen dolap beygiri gibi olursun. Bütün mâsivadan Allâh'a göç, Allâh'a dön. Çünkü bütün seyirler O'nda sona erer.
 
            Ey âşık, kemâle ermek istiyorsan, bütün kâinat ve mahlukattan Allâh'a göç. Hattâ; Cennet, hûri, gılmandan dahi vazgeçip Allâh'a göç. Çünkü bütün seyirler Allâh'da sona erer.
 
            Allâh Resûlu (s.a.v.) buyuruyor: "Bir kimsenin hicreti, Allâh'a ve Resûlüne olursa, onun gittiği yerde Allâh ve Resûlullâh bulunur. Eğer onun hicreti dünya ve güzel kadın olursa, onun gideceği yerde dünya ve güzel kadın olur." (Buhari).
 
            26- "Seni yürütmeyen kimse ile (Ehl-i dünya ile) sohbet etme. Seni Hakk'a götürmeyenle konuşma. Hak'tan bahsetmeyenden kaç. Çünkü o, seni yoldan çıkarır."
 
            İyi yaptığını kötü, kötü yaptığını iyi diyen adamla görüşme. İlmen senden aşağı olandan fayda sağlanmaz. İlmen, rütbe yönünden senden yüksek olanla görüş ki seni yükseltsin. Akranınla bile konuşma. Ehli âşıkla, Allâh yolunda olanla görüş. Seni yokluğa götürenle görüş, sofularla da görüşme. Aşıkla, yokluğunu gösterenle ve seni Allâh'a yaklaştıracakla görüş.
 
            Bir zahidin kalbinden zuhur eden amel az olsa da yeterlidir. Bir dünya düşkününün ameli çok olsa bile, çok değildir.
 
            Şunları yaparsan Cennetlik olursun, şunları yaparsan Cehennemden kurtulursun diyene bakma. Yaptığına değil, Allâh'a güven. Yalvar ama, yalvarmana değil Allâh'a güven.
 
            27- "Bir kimse bir vakitte Allâh'ın istemediğini yapmak isterse bu davası, bu adamın cehli mürekkep ehli olduğunu gösterir. Çünkü Allâh'ın hakiki yapıcı olduğunu, O'nun yapmadığını kimsenin yapamayacağını bilemiyor."
 
            Mesalâ: Allâh, İslâmı vaaz etmiştir. O bir nûrdur. Onu kimse söndüremez. Onu söndürmek isteyenler sönmüşler ve söneceklerdir. Çünkü İslâm'ın sâhibi Allâh'dır.
 
            Allâh bir kulunu bir yerde bir halde kullanıyor. Nerede kullanıyorsa, orada durmak istemeyişinle hatâ etmiş olursun. Bu cahilliktir. Çünkü Allâh'ın çıkarmak istemediği yerden ve vazifenden çıkmak istiyorsun. Hak çıkarıncaya kadar, o işte kalman lâzımdır. Mubâh olmayan yerlerden kurtulmak için de Allâh'a dua et ve yalvar.
 
            28- "Kâinatın zâhirine bakma. Çünkü hepsinin hakikatları Allâh'dır. Dünya der ki: "Ey sâlik, bana bakma. Bende kalıpta oyalanma, ben fitneyim. İleriyi, ileriyi iste."
 
            Keşif ve benzerlerinin hepsi, birer hicabtır. Allâh yolunda aşılması gereken yetmişbin hicap (perde) vardır. Hiç bir makamda kalma, her mertebede ne zuhur ederse ondan kaç. "Allâh'ım zât'ından başka matlûbum yoktur." de ve hiç bir makamda durma. "Zidnî" (daha ver) diye iste.
 
            29- "Allâh'ı, Allâh ile bilen kimse, bütün eşyayı Allâh'ın kudretiyle bilen kimseden üstündür."
 
            Allâh'ı biliş üç şekilde oluyor:
            I-         Allâh'ı Allâh ile bilen.
            II-        Allâh’ı ile eşyayı bilen.
            III-       Eşya ile Allâh'ı bilen.
            Allâh'ı Allâh ile bilen "ehl-i huzur" ve "ehl-i şuhûd" dur. Hakk'ı Hak ile gören böyle kişiler işi aslından tutar. Böyle kişilerle diğerleri arasında çok fark vardır.
 
            30- "Allâh'dan başka her şeyin varlığı kendinden değil, hakîki var olan Allâh'ın varlığındandır."
 
            Biz, Allâh'ın varlığına o kadar müstağrak olduk ki, O'nun varlığına delil aramayız. Belki başka varlığı onun varlığı ile isbat ederiz. Başka varlığı da bir Hakk halinde görürüz. Mesalâ: Bir odanın içine giren Güneş hüzmesinin geçtiği istikâmette atmosferin varlığını ve onun içindeki her şeyi de zerreler şeklinde görürüz. Bu odaya Güneş girmezden evvel ne atmosferi ve ne de onun içindeki zerre halindeki maddeleri görüyorduk. Güneş girmeden evvel yok olduklarını zannettiklerimiz Güneş hüzmesiyle var oldular. İşte biz ve bütün kâinat Allâh'ın yanında böyleyiz ve varlığımız Allâh iledir.
 
            31- "Ey âşık, ey sâlik bütün mâsivâullâh bir seraptır. Nasıl olurda bu mâsiva, Allâh'a perde olur? Allâh'ın yarattığı bir şey Allâh'a perde olamaz. Zira her şeyin zâhiri Allâh iledir. Hey şeyde zâhir olan da onun nûrudur."
            Öldüren ve dirilten Allâh olduğunu görmek gerekir. Yediğin ve gördüğün güzel şeylerdeki güzellikler, O'nun dur. Huve'l-evvel, huve'l-âhir, huve'l-zâhir, huve'l-bâtın odur. Her şeyde zâhir olan Allâh olduğu halde, nasıl oluyorda o şeyler Allâh'a perde oluyor? Olamaz. Çünkü her şey O'nun inâyetinin mahkûmudur. Kâfirin küfrü, mü'minin imânı, âşıkın aşkı O'ndandır. Her yerde ve her zerrede Allâh'ı gör ve Allâh'ı unutma. Ezelen, ebeden zâhir olan O'dur. O <<OL>> demeden bir şey zuhûr edemez.
 
            32- "En ziyade kabûle lâyık amel, yani kalplere en fazla feyiz veren amel, görmeden yapılan ameldir. Amelini görmemen lâzımdır."
 
            Bir kimsenin amelinin Allâh yanında kıymetli olabilmesi için, o kişi kendinde zuhûr eden ameli ben yaptım dememeli. Allâh verdi demeidir. Ben yaptım derse, o kimsenin yaptığı amelin Allâh yanında hiç bir değeri yoktur. Zirâ Allâh'ı tesbih etmek, ancak Allâh'ın kudretiyle ve inâyetiyle oluyor. Her şeyi yaptıran Allâh'dır. Kul, Allâh'ın amelinin zuhuruna bir kanal ve bir vasıtadır. Çünkü amel senin değil, O'nundur. Amelini görmemek lâzımdır. Tsavvuf yolunda zikir, Allâh için yapılır. Allâh için yapılan amele de güvenmemek lâzımdır. Ancak Allâh'a güvenilir.
 
            33-      Ey kul, gece yarısı, uykudan kalkıp yalvarmanı istemesi Allâh'ın arzusudur. Bu yalvarış ve isteyişin senin değil, Allâh'ın isteğinin sende zuhûrudur. Yâni Allâh isteğidir. Böyle yapış, Allâh'ın seni kendine çekmek arzusudur. Allâh bunu sana, seni ereden kurtarıp, müessir-i ilâhî'sine ulaştırmak için yapar.
 
            Ben ancak seni isterim demelisin. Allâh'ın yarattığı olan eserlerin kulu olma. Çünkü eserler hırsız olup, seni Allâh'dan çalarlar. Serlerden Allâh'a bakma. Doğrudan doğruya Allâh'ı gör. Çünkü; kâlbe bir olan Allâh girer.
 
            34- "Vârid, Allâh'dan gelen hâl, nûr, ışık olup, insanı Hak yolunda aydınlatır. Bu ışıkla Allâh'a dönülür."
 
            İmân nûru, yâkîn nûru olup, kâlplerin mahyasıdır. Sen bu ışıkla, yani aşkı ilâhî ile Allâh'a gidersin. Akılla ancak sidre-i müntehâ'ya gidilir. Ondan öteye "Refref" (aşk-ı ilâhî) ile gidilir. Nûrlar kâlbin, zulmet nefsin askeridir. Allâh bir kuluna yardım yapmak istediği zaman aşk ve muhabbeti ile ihâta ederek, o kulunu zulmetten ve mâsivaullâh'dan keser.
 
            "Lâ ilâhe illallâh" ve lâfza-i celâl (Allâh) ve benzer evrâd, Allâh'ın nûrlarıdır. Allâh'ın varlığına inandık. Allâh'dan başka varlık yoktur, her şeyde görülen O'dur. Öyle ise hey şey O'dur. Biz yâkîne erdik, kim kime ibadet edecek deyip, dalâlete düşenler çoktur. O, Hakk'a değil bâtıla ermiştir. Allâh'a en yakın Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'dir. O, son nefesine kadar namaz kıldı. Yakınlık ne kadar iyi olursa, ahkam-ı şer'iyye o kadar eksiksiz tatbik edilir. Ahkâm-ı şer'iyye'de eksiklik olursa o sapıklıktır.
 
            Kâlb emelini kaldırıp, Hakk'a güvenmek ikbâldir. Amele güvenmek idlâldir. Sakın, senden çıkan ibâdet ve taatla iftihâr etme. Bu idlâldir. Çünkü senden çıktığı için kusurludur. Ta'atın Allâh'ın inâyeti ile senden çıktığını gör. İşte bu ikbâldir. Çünkü Hak'tan çıkan her şey eksiksizdir.
 
            35- "Ey âşık, Hak'tan gayri her şey (mâsiva) senin düşmanındır. Bunları Hak ile görürsen senin için iyi. Mâsivayı Hak ile göremezsen acıdır, Cehennemdir.
 
            Bir kıssa:
            Şam'da oturan bir zât'ı methettiler. O, ârif bir zât imiş. Gittim ve onu buldum.
            O zâta: "Seni burada oyurtan kimdir, niçin oturuyorsun?" dedim.
            O d: "Sen onu ararsan bulamazsın, bulursan yetişemezsin" diye cevap verdi ve devam etti: "Bunu nasıl anlatayım? O, kâlbe girince Ne Cennet, ne Cehennem kaygısı ve ne de ortada sen kalırsın". Sonra şöyle dedi: "Ey Allâh'ım, ben senden uzak olduğumu zannediyordum, meğer değilmişim. Beni neden ifşâ ettin?".
            Ben ona: "Sen büyük bir zât'sın, bir nûr ve kandilsin. Herkes senden istifâde eder" deyince, o: "-Ah" diye bir nârâ attı ve ilâve ederek: "Ey âdem, ben halk filan bilmiyorum. Ben Hak'tan başka bir şey bilmiyorum. Sen ne söylüyorsun? Ey semâvât, benim kalbimde ne Cennet, ne de Cehennem vardır. Hiç bir şey yok. Ancak Hakk vardır. Sen bunu bilirsin Allâh'ım. Eğer ben böyle isem beni hemen öldür" dedi ve oracıkta öldü. Yedi kişi gelir, onu yıkar. Bu yedi kişi şöyle söylerler:
            I- Bilinmekten sakın,
            II- Bilinmekten sakındığını kendin bile bilme. İdrâki tamamen mahbûbuna bırak. Her şeyi unut, ancak Allâh'ı unutma.
            36-      "Cennet ve mertebeleri pek çoktur. Fakat Cennet, Allâh'ı görmekler mümkün olur. Allâh'ın seni sevmesi, kâlbini istilâ etmesi ve her şeyi onunla görmen, Cennettir."
 
            Cennet, O'nsuz Cehennemdir. Cehennem, O'nunla Cennnettir. Bir azap duydun canın yandıç Bu azâbı Allâh ile görürden tatlıdır. Şu hâlde asıl azâp ve Cehennem, Allâh'dan ayrılık ve O'ndan uzaklıktır. Senin gözünün, gönlünün Allâh'a bağlılığı cemâl'dir. Dünyada iken Allâh'a bağlılık ne kadar kuvvetli olursa, âhirette O'nun cemâlini görme, o kadar kuvvetli olur.
 
            Ey kul, her şeyi Allâh için yap. Her şeyde Allâh'ı gör ve Allâh'ı kendine zevk edin.
 
            37-"Gerçek hüzün, senin her üzüntünde Allâh'ı göremeyip hatırlamamandır. Eğer her gamda Allâh'ı görebilseydin hüzün diye bir şey olmazdı."
 
            Peygamberimiz (s.a.v.) "-Hüzün benim ayrılmayan dostumdur." demekle, her hüzünde Allâh'ı gördüğünü belirtiyor.
 
            Allâhu Teâlâ der ki: "Yâ Dâvûd, benimle ferâhlan, beni anmakla zevk duy."
            Böyle olunca kalp nûrlanır, mârifet gelir ve her şey ayân olur.
 
            Buna dayanarak, dâima yaratılanı yaratanla görmeli. Yaratılanı görmekle yaratanı unutmamalı. İnsanlar, Allâh'ın tecelliyatının sahnesidir. Tıpkı sinema ve Karagöz perdesi gibidirler. Perde insan makine ve filimler de Allâh'ın celâl ve cemâlinin tecellisi gibidir.
 
            38- "Allâh'ın senin üzerine olan nimetlerinin tamamı kifâf-ı rızık (az bir rızıkla yetinmek) tır. Fazlası seni azdırır.
 
            Kifâf-ı rızık, seni fenâliklarda alıkoyar. Peygamber (s.av.) Efendimiz bir hadisinde: "Allâh'ım, Al-i Muhammed'e kifâf (kâfi) miktarı rızık ver."
 
            Yine bir başka hadisde: "-Rızkın hayırlısı kifâf miktarı, hayırlı zikir de hafî olandır." buyurmuşlardır.
           
            Bir Ayet-i kerimede Allâh (C.C.) şöyle buyuruyor: "İnsan kısmı tuhaftır. Kendisinde bir varlık zuhûr ettiği vakit, varlığın nereden geldiğini bilmez. Ben'im; gayrime nist der."
 
            39- "Ey âşık, senin hoşlandığın bir şeyin az olması, sende mahsunluk doğurur."
 
            Hikâye: -Padişahın birine misilsiz cevherden bir bardak vermişler. Padişah, bu bardağı kalbine pek raptedmiş ve pek sevinmişti.
 
            Vezirine sordu; "-Bu bardağı nasıl buldun?"
            Vezir: "-Bu bardağı musibet ve fakirlik timsali görüyorum. Bu seni sevindirmekten ziyade üzer. Çünkü kırılırsa üzülürsün, çalınırsa fakir olursun." diyerek bu gerçeğe işaret etti.
 
            40- "Seni her şey bidayette avlar. Fakat sonunda ya sen, ya o ölür. Binâenaleyh ona fazla bağlanma, bâtına bağlan. Zâhirperest olma. Zirâ, zâhir fânidir."
 
            Anlaşılıyor ki, herşeyin zâhiri, insanı aldatıyor, senin için zararlı oluyor. Bâtın ise, sakın bana bağlanma der. Dâima Allâh'ı gösterir. Câhil zâhire, âlim bâtına bakar. Mesala göz oyunun hakikatını bilenler, bâtın (gizli) olan meddâhın san'ant yönünden üstünlüğüne hayran olurlar. Anlamayan diğer seyirciler zâhirden yâni perdede görünenden zevk alırlar.
 
            41- "Ey ârif, insanların senden yüz çevirmeleri ve seni zemmetmeleri eğer seni üzüyorsa, Allâh'ın senin hakkındaki ilmine bak. Allâh seni sevdi ise, halkın sana ezâ etmesi bir kıymet ifade etmez. Yeterki Mevlâ senden râzı olsun. Mahzûn olma, üzülme. Allâh'ın seni sevmesi ve kendi yolunda kullanması işe yarar."
 
            Halkın sana hürmet etmesinden hoşlanmandan Allâh hoşlanmaz. Halkın hoşlanmasından sakın. Halkın seni meth etmesine sevinme, zem etmesine üzülme. Ancak Allâh'dan hoşlanmalısın. Evlâdın, malın ve herşeyin senin için fitnedir. Ancak Allâh'ı seveceksin.
 
            Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Bir suya attığın vakit, su nasıl açılırsa Allâh'ın nûru bir mü'minin kalbine indiği vakit, onun kalbi de öyle açılır, genişler. Hoş ve lâtif bir sahra olur."
 
            Bunun üzerine ashâb: "-Ey Allâh'ın elçisi, eğer tabiatın ve şehvetin uğursuzluğu ile o mü'm,nde kalbin açıklığını görecek olan göz, perdeli veya tozlu olursa; o mü'min, kalbinde bir genişlik ve açıklık peyda olduğunu nasıl bilir?"
 
            Peygamber (s.av.) Efendimiz: "İmân edenin kâlbi bütün dünya ehli, dünya malı, mülkü ve lezzetinden soğur. Bunlardan hiçbir zevk almaz. Dünya dostlarından ve kendi ahpablarından sebepsiz ve kendi yabancılık duymaya başlar. O imân eden, bu nûrun indiğini işte bunlarla bilir." buyurdu.
 
            Allâh, mahlûkları ile sana ezâ ettiriyor. Bunu onlardan yüz çevirmen için yapıyor. Böyle yapınca, sen olardan soğuyorsun. Allâh, kendine döndürmek, seni her şeyden koparmak için böyle yapıyor.
 
            42- "İnsanların seni zemmetmelerinden kızıp onlar tarafından sevilmeni istemen, Allâh'ın sana verdiği ilme, seni sebmesine ve Allâh'a karşı şirktir."
 
            Sen Allâh'ın bilgisine kanaat edip, Allâh'ı seveceksin. Başkalarının seni zemmetmesi ve seni kızdırmasına mütessir olma. Seni methedenlerden hoşlanma. Çünkü ancak hoşlanılacak olan Allâh ve Allâh'dan gelenlerdir.
 
            43- "Tevâzû, kibirli olmamak, kendini yok bilmektir. Binâenaleyh Allâh'la bir olmak lâzım. Allâh'la bir olan kendi aczini bilir ve unutmaz.."
 
            Bir kimsenin büyüklere hürmetli, küçüklere şefkâtli olduğunu ve kendisinin tevâzu ettiğini biliyor olması kibirdir. Yani bir kimsenin kendi yaptığını hatırlayıp, bilmesi kibirdir. Tevâzu yapıyorum demek kibirdir. Çünkü bu bir varlıktır. Varlık ise kibirdir, kibirden gelir.
 
            Tevâzu şudur ki: Hakikat itibariyle bir varlık görmeyip, her şeyi Allâh'dan bilmek, herkese hürmet etmek ve bunu bilmemektir.
 
            Tevâzu demek, nefsini alçaltmak demektir. Binâenaleyh nefsini hiç görüp Allâh'ı bilmek ve Allâh'ı görmek kendinin ancak kul olduğunu düşünmek lâzımdır.
 
            44- "Asıl tevâzu, Hakk'ın azameti karşısında aczini bilmektir."
 
            Allâh'ın ganî oluşu karşısında, kendinin fakir olduğunu anlar ve Allâh'ın bütün vasıfları karşısında, kendi aczini görmekle, kendi vasıflarında kurtulup tevâzuya geçebilirsin.
 
            45- "Mü'min, Allâh'ı metheder. Fakat bu methini Allâh'dan bir şey istemek için değil, Allâh'ı sevdiği için yapar. Allâh'ı Allâh ile sever ve senâ eder."
 
            Şeyh-i Şibli der ki:"-Kim ki Hak'tan gayriyi görürse, onun kıymeti yoktur."
            Cennet için ibâdet eden Cennetin kuludur. Cehennemden kaçmak için ibâdet eden de böyledir.
            Allâh için ibâdet eden ise, Abdullâh (Allâh'ın kulu)dır.
            Fakat Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; "-Yâ Râbb, ben Cenneti ve beni Cennete yaklaştıracak sâlih ameli isterim."
 
            Hadis de: "Siz Allâh'ı sevmek isterseniz, bana tâbi olunuz. (bana uyunuz)" buyrulmuştur.
            Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bütün harekâtını Allâh için yapardı. Allâh âşığı olup, Resûlullâh'a uyanlar da, sevgili olan Allâh'dan bir menfaat gözetmezler. Çünkü âşık, bütün varlığını Allâh'a vermiştir. Birisi, "-Ben Lâ ilâhe illallâh'ı nefsim için derim" derse mürteddir. Lâ ilâhe illallâh, Allâh için söylenmelidir.
 
            Allâh (C.C.) bir kul için Hz. Mûsa'ya şöyle buyurdu: "-Ne güzel kuldur. O, bana kendini teslim etti. Yalnız onun bir ayıbı var. Seher vaktinde esen rüzgârdan pek hoşlanır ve onun her zaman esmesini ister. Halbuki beni seven hiçbir şeyden hoşlanmaz. Beni sabah rüzgârıyla anlıyor."
 
            Bir zât, Allâh'a uzun zaman ibâdet ve tâat etmiş. Bir gün ağacın tepesinde öten kuşun Allâh'ı zikrettiğini fark etmiş. Bu kul o kuştan pek hoşlanıyor. Allâh o zamanın peygamberine vahyediyor: "Git o kuluma söyle, kuşla ünsiyet peyda etmek istiyor. Halbuki beni seven hiçbir kimseyi sevmeyecek. Ben onun derecesini indirdim."
            46- "Aşıklar, varlığı ve ameli olmadığı için Allâh'da fâni olduklarından, ancak Allâh'ı ve O'nun rızâsını isterler. Başka bir şey istemezler. Aşıklardan gayrılar, böyle değildirler."
 
            Allâh'a ermek seyr-i sülûk ile olur. Seyr-i sülûk (müridin Allâh'a yürüyüşü) senin şu maddi vücudundan geçip, kurtulman ve heykel-i beşeri nûr etmekle mümkün olur. Eğer bu heykel-i beşer ve nefsin olmasaydı, seyr-i sülûk da olmazdı. Çünkü hâşâ, Allâh ile senin aranda mesafe yoktur. Zira Allâh sana şah damarından daha yakındır. Şu halde sülûk, şu vücudunu nefisten kurtarıp, rûha kalbederek, Allâh'a vâsıl olmak içindir.
 
            Allâh, sana yakındır. Fkat nefsin kendini görmesiyle, seni Allâh'a uzak tutuyor. Fakat seyr-i sülûk seni nefisten kurtarır, asıl haline getirir. Yâni Allâh'a vâsıl eder.
 
            Allâh kendinden kendine tecelli etmesiyle bir nûr hâlkoldu. Buna Allâh: "Muhammed (övülmüş)" dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün âlemin ve rûhların babasıdır. Zirâ bütün ruhlar ondan yaratıldı.("Adem, su ile toprak arasında iken ben Nebî-i Zîşândım." Kudsî hadisi, bu hususu doğrular.). Allâh'ın aşkının eseri olan Ruh-u Muhammedî (s.a.v.), cism-i pâkî ile hâtem-i nebî olarak dünyaya geldi. Bu heykel-i beşer olmamış olsaydı, sâlihlerin seyr-i sülûku olmazdı. Seyr-i sülûk ile letâfet peydâ olup, ruhlaşır (Ruha erer). Bu hâl, Nefs-i mutma'inne'de olur. Nefs-i mutma'inne, rûh makamıdır. Bu halde, nefis vücûdu bırakır ve vücud da rûhla berâber olur. Mutmainne'de "irciî" hitâbına mazhar olunur.
 
            47- "Ey insan, Allâh seni melekût âlemi ile bu âlem arasında mutavassıt kıldı. Bunu, bütün mahlûkat arasında senin âdemiyyet kıymetini takdir etmek için yaptı. Yani seni kendiini bilmen için böyle yarattı."
 
            Kendi varlığını Allâh'dan bilirsen ârifsin. Varlık Allâh'ındır. Sen yoksun, varlığını kendinden bilirsen bu şirk-i hafîdir. Allâh'ı inkâr edersen, şirk-i celî'dir.
 
            Ey insan! Sen bir cevhersin ki eşin yok. Bütün kainat seni saklar. Sen nazrgâh-ı ilâhî'sin. Allâh, seni sekiz sıfât-ı ilâhîsi ile yarattmıştır. Şu halde sen zât-ı pahî ilâhî'sin. Sıfât-ı ilâhîye mazharsın. Şu halde, Allâh seni kendi için, her şeyi de senin için yarattı.
 
            Adem (a.s.) de kâinatın her şeyi var (taş, toprak, ateş, su). İşte bana göre sen, Allâh'ın bütün zât-ı pâk-i ilâhîsinin, saıfatının mazhar-ı tâmmı (zuhur ettiği) olan insansın.
 
            Allâh, bir hadis-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: "Ey insanoğlu! Nasıl ki dünyâda herşeyi senin için yarattı isem, seni de kendim için yarattım."
 
            Şu hadis-i kudsiye göre bir yürüyüş sırası göstermek icabederse, hâşâ Allâh önde, Allâh'ın arkasında ve onu takip eden insan ve insanın peşinde de, dünya ve ahiret ile dünya ve ahiretteki herşey sıralanabilir. İşte böyle kimseler, kâmil insanlardır ve bu insan da efendidir. Yeryüzünde bu efendilere pek az rastlanıyor. İşte sırr-ı İlâhî ve Allâh'ın zât-ı pâk ilâhî'si ile sıfatlarının mazhar-ı tâmmı bu insanlardır. Sırtını Allâh'a çevirmiş ve yüzünü kendi için yaratılana döndürüp, onların peşinden giden, insan değil, maddenin, masivanın esir ve kölesidir. Halbuki insan Allâh'ın esiri ve kölesidir. Allâh'ın kölesi ise mahlukattın efendisi ve kâmil insandır. Diğerleri, neyin peşinden gidiyorsa, onun esiridir. Dünya perest, şehvet perest gibi.
 
            İnsanın cimaniyetini kainat ihata etmiştir. Fakat ruhaniyet itibarıyla "Halifet'ullâh" olan insan, bütün kainatı muhittir. Bunu içindir ki: "Ey insan, sen Allâh'dan ayrı olursan ufacık bir maddesin. Fakat kendini bilir ve varlığının Allâh'dan olduğunu idrak edersen, kainattan büyüksün, kainatı ihata etmiş durumdasın. Şu halde merteben I.Cismanî; II.Rûhanî olarak, iki şekil arzeder. O halde, kendini tanı ve kıymetini bil. Rûhaniyet itibarı ile arş senin. Sana gayb alemleri açılmadıkça, bu maddi kainat ile ihata edilmiş bir haldesin. Eğer Allâh'ı bilirsen, kainat senin muhafazandır. Sen onu ihata etmiş durumdasın. Öyle ise: ey insan, gâye Allâh'ı bilmek ve bilerek ibadet etmektir. Zaten Allâh da seni, kendisini bildirmek için yarattı.
 
            48- "Ey sâlik, sen bu dünya âleminin anasırının (taş, toprak, ateş, su) tabiatıyla bulunuyorsun. Bunları yaratan Allâh'ı bilemezsen sen bu anasırın içinde mahpussun. Eğer Allâh'ın varlığını ve herşeyin Allâh'dan geldiğini bilirsen, sen Allâh'la birsin ve sen bütün kainatı muhitsin. Bu durumda kainat sende hapistir."
 
            Binâenaleyh, eğer sen hakkı bilirsen eşya senin hademendir. Eğer sen Allâh'ı bilemezsen sen eşyanın hademesisin.
            Şeyh-i Şiblî (k.s.) diyor ki: "Allâh'ı bilenin kalbine hiç bir eşya girmez."
 
            "İmânın kuvvetliliği, senin Allâh'ın emirlerine vaktinde uyuşuna bağlıdır."
 
            49- "Ehlûllâh gayb'dan haber verir ve onda başkalarının yapamadığı fiiller zuhûr eder. Bununla beraber, bu zatlarda beşerî vasıflar olan zaîflik, fakirlik, hastalık da görülür. Çünkü bu sıfâtlar beşeriyetinin zâtî vasıflarıdır."
 
            Fakat onlarda Hakk'ın tecelliyâtı zuhûr edince, onlar her şey olurlar. Tecellî elinden alınınca, yine fakir, zayıf ve muhtaçtırlar. Tıpkı Güneşin doğmasıyla gecenin kalkması ve gündüzün zuhuru ile de her şeyin âyân oluşu gibidir. Güneş gidince de gece yine gelir. Zirâ dünyânın zâti sıfatı karanlıktır, kendinde bir aydınlık yoktur. Binaenaleyh anla ki, sende zuhûr eden kudret, kuvvet ve varlık Allâh'ındır. Kendinden bilme. Zirâ sen, aslen fakir, zayıf ve muhtaçsın. Eğer varlığını ve sende zuhur edenleri kendinden bilirsen, düşersin. Böyle hâllerinde hemen Allâh'dan emân dilemek gerekir. Zirâ Allâh emânı ve emân dileyeni çok sever.
 
            50 - "Zâhir olan ameller, bâtının kuvvetine bağlıdır. Kâlpte uyanıklık ve sevgi olmazsa ondan âh ve zikir çıkmaz. Çünkü zâhirde olan fikirler kâlpteki tefekkür ve görgünün neticesidir."
 
            Allâh (C.C.), seni sana bildiriyor ve varlığının da Allâh'a müstenit olduğunu öğretiyor. Sonra Allâh'ın kâlbine verdiği nûrla kaynıyor ve Allâh diye zikrediyorsun.
 
            51 — "Nice ihtiyarlar vardır ki, ömürlerinin çoğu geçmiş. Bu geçen ömürlerinde aşk-ı ilâhî ve amel-i sâlih olmadığından, onlar pek boş ve soğukdurlar. Zaman az kaldığı halde, elde hiçbir şeyleri yoktur. Bu durumda tek çâre Allâh'a emân deyip, yalvarıp ağlamaktır."
 
            Seni Hak'tan alıkoyacak bir şey olmadığı halde, Allâh ile meşgûl olmuyorsun, bundan büyük aptallık yoktur.
 
            52 - "Tefekkür, kalbin seyâhât etmesidir." Hz. Peygamber (S.A.V.): "Bir saatlik tefekkür, altmış yıllık ibâdetten hayırlıdır." buyuruyor.
 
            Âyet de: "Fe Firrû ilallâh" (Allâh'a kaçınız)buyuruluyor. Allâh'a ancak tefekkürle kaçılır.
           
            Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: "Allâh'ın varlığını anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın. Bütün bunların yaratılışın olup olmadığını düşünün. Çünkü bunlar, Allâh'ın varlığını, birliğini gösteren hakikatlerdir. Lâkin Allâh'ın zâtını düşünmeyin. Allâh acaba şöyle midir? Böyle midir? Onun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkmayın. Çünkü buna kudretiniz yetmez. Ne kadar özenseniz bunu hakkıyla bilemezsiniz, şaşırırsınız. Bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez."
 
            İşte tefekkür, Resûlullâh'ın şu buyruğuna göre yapılır. Zirâ Hakk'ın zâtı düşünülemez. Çünkü insanlar mahlûktur. Bunun içindir ki, âsâra bakıp bütün âsârın yaratılışını tefekkür edip, "sübhânallâh" demelidir.
 
            53 - "Tefekkürden hâlî olan kalp, karanlık, aldanış ve cehâlet mekânıdır."
           
            Şu hâle göre, tefekkür kalpteki îmân nûrunu iyi parlatır ve yandırır. İlim, hâl; hâl ise hakikat; hakikat de Hakk olur.
           
            Tefekkür, kalbin seyri'dir. Eserleri ve âlemleri tefekkür et. Tefekkür, kalbin kandilidir. Tefekkür olmayan kalp, karanlık eve benzer. Zirâ tefekkür bir nûr'dur.
 
            Tefekkür, îmân ve tastikdir. "Her eserin bir müessiri vardır" diyerek inanmak demektir.
 
            Tefekkür görmedir: Hakk'ı görüp, düşünmekdir. Bu hâl, meczûb ve Allâh'a erenlerde olur. Bu durumda o kimse eşyâyı görmez. Bütün hassalan ile hep Allâh'ı görür. Tıpkı birkaç dakika Güneşe bakıp da eşyâya baktığımız zaman, eşyayı göremediğimiz gibi.
 
            54 - "Başlangıçlar sonların aynıdır. Bidâyeti iyi gecenin sonu nûr olur."
 
            Bir kimsenin başlangıcı (çocukluğu) Allâh ile yürürse, Allâh ile nihâyet bulur. Akıllı olan kimse, Bâkî olandan ferâhlanır. Fânîden ferahlanmaz.
 
            55 - "İsteyişindeki maksat, Allah'ın ezeldeki takdirini bozmak niyeti olmasın. Allâh, istediği için istemelisin. Çünkü Allâh senin her hâlini biliyor. Acaba senin istemenle mi olacak?"
 
            "Allâh'ım benim her halimi biliyor, istemekten edep duyarım" diyen, Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi olmalı. İşte ey sâlik! Allâh kemâlâtını Âdem'de izhâr etti. Ey Sâlik! Kıymetini tanı ve iyi anla.
Hadis-i şerifde geçiyor: "Kim ki, nefsini (aczini, fakrini, muhtaç olduğunu) bilir, Allâh'ını bilir."
 
            İnsan, Allâh'ın emânetinin hammalıdır. Binâenaleyh insan, çok yüksek bir varlıkdır.
 
            56 - "Asıl olan, nefsin benlik ve arzularından geçmektir. Bir anda Mekke'ye gitmek veya gelmek değildir. En büyük kerâmet Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz'in ahlâkı ile ahlâklanmaktır."
 
            Efendimiz buyuruyor: "Kim ki, kâhine, falcıya gider ve ona inanırsa Allâh'ın Kur'anı'nı inkâr etmektedir ve kâfirdir."
 
            Bâyezid-i Bistâmî hazretleri diyor ki: "- Bir müslümân bir siniyi havaya atsa da üzerine otursa, sakın inanmayınız. Onun hareketlerine bakınız. Eğer bu hareketleri Hz. Muhammed'inkine uyarsa keramettir. Değilse istidrâçdır ve şeytandandır."
 
            57 - "Allâh, kuluna yakındır. Fakat kulun gaflette bulunması, yâni Allâh'ın yakın olduğunu bilmemesi, kulun Allâh'a uzaklığını gösterir."
 
            58 - "Allâh'a hiçbir şey perde olamaz. Bütün mahlûkâtta ve her zerrede görülen O'dur. Öyle ise hiçbir şey O'na perde olamaz."
 
            Dâimâ Hakk'ın seni gördüğünü bil ve unutma. Kısaca söylersek, Hak senin ile beraberdir. Gözünün görmesi, kulağının işitmesi, hep Allâh iledir.
 
            59 - " Allâh, bazı kullarına nimetleri yağdırır. O adam Rabbi'nin ihsanları karşısında utanır ve yolunda iyi yürür. Bazıları da şımarır, ihsâna isyân eder. Bu sefer Allâh onu imtihân zincirine bağlar."
 
            Allâh, insanları illet (hastalık), gillet (fakirlik), zillet (horluk) gibi "üç şeyle" imtihân zincirine bağlar. Böyle olunca, varlıklar daralır, sıhhat bozulur. Allâh'ın imtihân veya ihsân etmesi seni kendine çekmek içindir.
 
            60 - "Allâh'ın en büyük mükâfatı, seni huzûrunda tutmasıdır. O seni tutmasaydı, senin canın sıkılır ve kaçardın."
 
            61 - "Amel edenlere, Allâh'ın kendilerini taatında tutması, onlara kâfi mükâfat değil mi? Bu taatta zevk duymak da kulun çalışmasının mükâfatıdır."
 
            Sen namaz kılarken bir zevk duyuyorsan, bu Allâh'ın senden râzı olması ve seni sevmesinin bir alametidir. Kulun ibâdetinden zevk alması, Allâh'ın acele olarak verdiği mükâfat ve sevgisinin sonucudur. Eğer namazda için sıkılıyorsa, daha nefsin sopa istiyor demektir. Allâh'ın sopasına tahammül güçtür.
 
            Allâhü Teâla buyuruyor: "Allâh, âhirette Cennet ve köşk verir. Fakat en büyük mükâfat, Allâh'ın senin kalbine üns ve sürûr ile rızâsını vermesidir." Dünyâda Cennet nimetlerinin benzeri, gece yarısı Allâh'a namaz kılmaları ve ağlayıp yalvarmalarıdır. Bunlar Cennet zevkidir, Dünya zevki değildir.
 
            62 - "Ey âşık! Ey derviş! Allâh'ın keremini ve ihsânını kuluna göstermek için verir. Eğer vermedi ise, bu da Celâl ve kahrını göstermek içindir. Her ikisini de göstermek fâil-i mutlak olduğunu anlatmak içindir."
 
            Âlemin yaratılışı, -Allâh'ı bilmek ve ona ibâdet etmek içindir. Allâh'ı her iki cihette de (celâl ve cemâl) görmek ve bilmek lâzımdır. Tek taraflı görürsen kulluk yapmış olamazsın. Allâh'ın vermemesi hâlinde müteessir olursan bu oluş, Allâh'ı hem celâl hem de cemâl sahibi olduğunu bilmeyişinden ileri gelir. Eğer müteessir olmazsan, bu da Allâh'ı bilişindendir.
 
            63 - "Senin Allâh'a taatin Allâh'a vuslata vâsıta olmaz. Fakat düşer de Allâh'a yalvarmaya başlarsan, vuslata ermiş olursun."
 
            Taatla vuslat olmaması, yâni kapının açılmaması, ibâdetine varlık göstermemenden ileri gelir. Kendin amel yaptığın zaman başkasınm yapmadığını ve kusurunu görmek varlıktır. Başkasının kusûrunu görmemek şarttır.
 
            Kulluğun vasfı, hep zillettir. Seni Allah'a yalvartan günahın gördüğün, beğendiğin taatinden iyidir. Çünkü âbit, zillet sâhibidir; yalvaracakdır. İzzet ise Allâh'ındır. Sen izzet gösterirsen, vuslat kapısı açılmaz. Şu halde, zillet veren ihtiyaç, taatine vücud vermekten çok daha hayırlıdır. Asinin kırık kalbi, mûti (itâat ehli)nin kibirinden çok hayırlıdır.
 
            Hikâye: Beni İsrâil'den bir âbit namaz kılarken başına birisi basmış. Âbit kızmış ve: "Vallâhi Allâh seni affetmez" demiş. Allâh da o âbidin peygamberine vahyederek; "- Allâh, o âbidi affetmeyecek." diye emir buyurmuştur.
 
            Hz. İsâ (A.S.) ile bir sâlik yolda giderken, arkalanndan da bir âsî geliyormuş. Bu pek meşhur olan âsi "Allâh'ım beni affet, şu salih kulunla birleştir" diyor. Sâlih kul da "Ya Rabbî! Şu âsî kulunla beni cem etme." diye duâ etmiş.
 
            Allâh (C.C.) Hz. İsâ (A.S.)'ya bildirerek: "Sâlikin amellerini reddettim, âsiyi de affettim. Çünkü sâlik, kendi amelini gördü, gururlandı." demiştir. İnsan, kendisini bütün mahlûkâttan aşağı görmelidir.
 
            Cüneyd-i Bağdâdî (K.S.) hazretlerine sormuşlar: "Sen şu köpekten üstün müsün?"
 
            Hz. Cüneyd cevap veriyor: "Eğer Allâh beni affederse, köpekten üstünüm. Affetmezse köpek benden üstündür."
           
            Başkalarının kötülüklerinin affını Allâh'dan dile. Kötülere kötü deme, küfür ve kötülük illeti ile hasta olduklarını söyle.
 
            64 - "Allâh'ın iki nimeti vardır. Biri nimet-i îcât, diğeri nimet-i imdâddır. Yok olan bütün kâinâtı Allâh'ın yoktan var etmesi, yaratması ve hayat vermesi nimet-i icâttır. Her şeyin yaşayabilmesi, yürümesi, her hareketi yapması, Allâh'ın imdâdı ile mümkün olur."
 
            Allâh icâd ediyor, nefes alıyoruz. İmdât ediyor, nefesi veriyoruz. İcâd etmezse yoksun, imdât etmezse yine yoksun. Var olan Allâh'dır. O'ndan gayri her şey yoktur(Her şey yok olucudur. Bâkî olan Allâh'dır" âyeti buna delildir.) Yani mahlûkatın esâsı yoklukdur. Onun varlığı imdât iledir. Şu halde her zaman Allâh'a muhtâcız. Her an, Celâl ve Cemâlinden "emân" diye imdât isteyeceğiz ve hâlimize şükredeceğiz. Allâh'ın kullarına imdâdı pek çoktur: Kur'an okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, vaaza gitmek, yalvarmak gibi.
 
            Hadis de: "Ey kullarım! Allâh'ı seviniz. Allâh'ın size verdiği nimetleri düşünerek, Allâh'ı seviniz. Sevilmeye lâyık olan ancak Allâh'dır." buyurulur.
 
            Allâh'ın nimetlerine şükretmemek gaflettir. Bize azâp bu gafletten gelir. Allâh'ın nimetlerine şükredeceğine, gaflette kalmak küfürdür.
 
            65 - "Şu halde ihtiyâcın zâtidir. (Evvelden, yaratılışından, âciz oluşundan) O hâlde ey sâlik!.. Senin ihtiyacının zâtî oluşu, seninle kâimdir (yani sendendir.) İşte Allâh, senin hiçliğini sana anlatmak için birçok sebepler yaratıyor. Sağlık, hastalık ve açlık gibi sebepler, senin âciz olduğunu anlatır. Ârifler âcizliğin doğuştan olduğunu bildiği için, Allâh'a her zaman yalvarırlar."
 
            Hasta iken âcizliğini bilip de, sağ iken bilmeyen ve "ben, ben" diyen kimse kâfirdir. Zâtî olan ihtiyacı, yâni âcizliği, sonradan gelen ve ârizî olan îcâtları kaldıramaz. Yâni Allâh'ın sana gıda, mal, mülk vermekle senin ona muhtaçlığın kalkmaz. Vermediği zaman, Zât'ından olan muhtaç oluşun ortaya çıkar. Şu halde, hangi nimete gark olursan ol, Allâh'a muhtaç olduğunu unutmaman gerekir. unutma ki, sen yoksun, muhtaçsın, âcizsin. Şu halde ne malına ne de ibâdetine, kısaca hiçbir şeyine güvenme. Ancak Allâh'a güven. Nimet gelince şükret; belâ gelince de sabret. Bekle, Allâh'dan ümit kesme ki, gerçek mü'minlerden olasın.
 
            66 - "Vaktinin en hayırlısı, kuvvet ve kudretinin yok olduğunu ve muhtaç olduğunu bilip, anladığın vakittir."
 
            En fenâ vakit ise, Allâh'ı unutup "ben, ben'im" dediğin vakittir. Bu benlikten çıkarmak, âciz ve muhtaç olduğunu bildirmek için Allâh sana açlık, belâ gibi sebepler hâlkediyor.
 
            67 - "Ey sâlik! Halktan çekilir ve uzak durursan bil ki Allâh kendisi ile senin ünsiyetini murad ediyor, demektir."
 
            Yâni çok sevdiğin bir kimseden bir aksilik görürsen, ondan buz gibi soğursun. Evlâdını seversin, fakat o seni kırar, karını seversin aksilik yapar. Kısaca her sevdiğinden, seni ondan soğutacak sebepler yaratır. Böylece onlardan soğursun. İnsanlarla ünsiyet peydâ ediyor ve hep onları seviyorsan, bu hâl çok fenâdır ve Allâh'dan uzaklıktır. Şu halde anlamak lâzım geliyor ki âsâra hiç ehemmiyet vermiyeceksin. Ancak o âsan (eserleri) meydana getiren, Hakk'ı görüp, Hak ile ünsiyet peydâ edeceksin.
 
            68 - "Allâh hem mû'tî, hem mânîdir." (Hüvel mu'tî, hüvel mânî).
 
            Yâni Allâh hem verici, hem de mânî olucudur. Binâenaleyh, Allâh verdiği zaman, onu sevdiğin gibi, vermediği zaman da sevmen ve kızmaman lâzım gelir. Allâh'ı her iki sıfatla bilip, sevmek lâzımdır.
 
            69 - "Ârif kendisinin varlığına bakmaz, fakirliğini bilir. O, kimse ile karar kılmaz. Ancak Allâh ile karar kılar."
 
            70 - "Hak'tan başkasını görmemek ve her şeyin Allâh'a muhtaç olduğunu bilmeklik fakr'dır."
 
            Evliyâullâh fakri kendilerine âdet edinmişlerdir. Bunlar Hak'tan başka ganî görmemiş ve her zaman Allâh'a muhtaç olduğunu ihtiyâr edinmişlerdir. Mürîdlerin ihtiyaçlarının birbiri üstüne gelmesi onların bayramıdır.
 
            Müridler, yedi şeyi yapmadıkça "İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî" sırrına eremezler.
            1 - Fakirliği zenginliğe tercih etmek,
            2 - Açlığı tokluğa tercih etmek,
            3 - Gönül alçaklığını gurûra tercih etmek,
            4 - Zilleti izzete tercih etmek,
            5 - Tevâzuyu azamete tercih etmek,
            6 - Hüznü ferâha tercih etmek.
            7 - Ölümü hayata tercih etmekdir.
 
            71 - "Ey kulum! Başından aşağı türlü türlü belâlar iniyor, bunların acısını sana hafif gösteren, senin bilgindir. Mâdem ki bunları Allâh veriyor, öyle ise senin üzülmemen gerekir."
 
            Çünkü başına gelen belâlar Allâh'dan geliyor. Evvelce sayamıyacağın derecede lütûflarda bulunan o idi. Bu gün belâlar verip de ağlatan yine O'dur. Binâenaleyh üzülmemen lâzımdır. Sabredip, neticeyi beklemek gerekir. Muhakkak ki, bu olay senin iyiliğinedir, bunu biz bilemeyiz. Bu belânın Allâh'dan geldiğini bilmekliğin, sabretmekliğin, belâyı sana hafif gösterir.
 
            Âyet: "Çok hoşlandığınız şeylerden başka, hoşlanmadığınız şeyler de vardır. İşte bunlarda da bir iyilik vardır."( "Sizin hayır gördüğünüz şeylerin ardında şer'; şer gördüğünüz şeylerin ardında da hayır takılıdır. Takdîr'i Allâh'a bırakın")
 
            Dekkâk Hazretleri (200 tarihinin büyük velisi) uyuza tutulmuş, üzülüyormuş. Hamama gitmiş ve içinden bir mâna gelmiş: "Bu uyuz kimden geldi? Allâh'dan." Öyle ise bu benim dostumdandır" deyip, hem kaşınmış, hem de öpmüş. Hamamdan çıkınca, uyuzun geçtiğini görmüş.
 
            Dekkâk Hazretleri der ki: "- Hastalıklar ve belâlar tevhidi korur." Yâni, belâlar tevhidin muhafazasına memurdur.
 
            Yine Dekkâk Hazretleri der ki: "Kudret ve kader makasları etini paramparça etse, senin yine şükredip o işin ardında Allâh'ı görmen ve O'ndan olduğunu bilmen lâzımdır."
 
            Ebu Hureyre (R.A.) naklediyor: "Biz Resûlullâh'dan işittik, O; mü'mine bir gam, keder ve musibet gelmesi, onun günâhlarının temizlenmesi der."
 
            Yine Hz. Ayşe (R.anhâ) Validemizden naklen bir hadisde: "- Bir mü'mine bir diken batınca, duyduğu ezâya mukâbil Allâh sevâp yazar." şeklinde geçer.
 
            Bir başka Hadis-i Şerifde de: "- Allâh bir kuluna hayır murâd edince, ona musîbet verir." buyurulmuştur.
 
            Tâbi'înden biri, bir arkadaşıyla Basra'yı gezerken bir mağaraya gelmişler. Burada yaralarından cerâhât akan bir adam görüyorlar. Bunlardan biri hasta adama: "Seni burada kimse görmüyor, Basra'ya git ki hekimlere görünüp iyileşirsin" diyor. Bu sözü işiten hasta adam da: "Yâ Rabbî! Hangi günâh işledim ki, bu adamları buraya gönderdin, tövbeler olsun" diyor.
 
            72 - "Evet, Hak âşığı dövsen çekinmez ve üzülmez. Sevsen sevinmez. O, hep Allâh'ı ister."
 
            Sana taât gelince şaşırmayıp kendinden de bilmeyip, Allâh'dan olduğunu görmelisin. "Benden şu amel zuhûr etti" diye ucûp etmemelisin. Günâh işleyince de, istiğfâr etmelisin. Nimet gelince şükr, belâ gelince sabredersin. Böylece Allâh'a vuslat yolunu bulmuş olursun.
           
            En çok korkulacak şey nefs-i emmâre'nin arzûlannın galebe çalmasıdır. O zaman taati kendinden bilirsin. Belâ gelince, zâhir sebebe kızarsın ve onu görürsün. Nimet gelince şükretmezsin. Belâ gelince de sabretmezsin. Binâenaleyh korkulacak şey belâ değil, nefistir. Onu terbiye etmek lâzımdır. Nefis öldürülmez, bineğindir. Ancak terbiye ve tezkiye edilmesi gerekir.
 
            Âyet: "- Peygamberi, kendileri gibi bir beşer gördüler de küfrettiler ve bizi insanlığa dâvet eden bu mudur? deyip, onun zâhirine baktılar. Dâhiline bakmadılar da küfrettiler.".
 
            73 - "Bir şey için duâ ettin, fakat isteğin geç kaldı. Sen muradının gecikmesinden dolayı duâm kabul edilmedi deme. Dersen terbiyesizlik ve edepsizlikte bulunmuş olursun."
 
            Allâh duâyı kabûl eder. Fakat dilediği zaman kabul eder. Sen Allâh'a suî zân etme, hüsnü zân üzere ol. Ubûdiyette şart, tam bir teslimiyettir.
 
            Kulun makâmı niyâzdır, efendinin kapısında yalvarmaktır. Ben istedim de Allâh vermedi deme. Kulsan efendinin sana verdiğine râzı ol. Yoksa, terbiyesizlik etmiş olursun.
 
            74 - "Başkası ile, Allâh'a kulluk yapmıyor, ibâdet etmiyor diye alay etme ve ona karışma. Edersen gururlanmış olursun. Halbuki Allâh'a yükselme makâmı yokluk ve tevâzu makâmıdır."
 
            75 - "Lütuf ve kahır cihetinden râzı isen Abdullâh'sın. Eğer kahrına râzı değilsen, Abdullâh değilsin."
 
            İsteyicisin, fakat asıl mesele Allâh'ın verdiğine (istediğine) râzı olmaktır. İşte bu kulluktur (Abdullâh olmaktır). Kısacası, ibâdet ve taatı bir şey istemek için değil, Allâh istediği için yapmalısın. İlâhi emri yerine getirmek olduğuna inanmalısın.
 
            Allâh (C.C.): "Benim kahrıma ve lütfuma râzı olmayan, başka Allâh bulsun" buyuruyor.
 
            Ayet: "Ben, insan ve cinleri, bana kulluk etsinler diye yarattım." Bu emir kul olduğumuzu, ibâdet ve zikri Allâh için yapmamız gerektiğini bildiriyor.
 
            Sana yol açılabilmesi için, varlık dağının kaldırılması lâzımdır. İnsanın benliği kendi hakikatine perde olur.Kelime-i tevhid, insana nefsinin yokluğunu kendine bildirir ve sen de ortadan kalkarsın.
 
            76 - "Herhangi bir kimsede Cenâb-ı Hakk'ın inâyeti tecellî etmiş ve kendisinden bazı hâller zuhûr ediyorsa, böyle kimseler bile nefsinin tesirinden kurtulamamıştır."
 
            Böyle kimselerin bazıları kendinden geçmiş, varlığını Hakk'a teslim etmiş ve kendindeki inâyet-i ilâhî ile Hakk'a vâsıl olmuştur.
 
            Fakat bazılannda da yolunun ve yürüyüşünün iyi olduğunu teşvik için bazı kerâmetler zuhûr eder. Bunlar Allâh'dandır. Fakat bu kerâmetlere aldanmamak lâzımdır. Aldanıp sevinirse, orada kalır. Çünkü gâye kerâmet değil, Allâh rızası ve istikamet üzere olmakdır.
 
            Âyet: "Ey Habibim, emrolunduğun gibi istikamette yürü."
 
            77 - "Vârid, âhirette kâimdir. Vird, dünyaya aittir. Vird, Hakk'ın senden talep ettiği şeydir. Vârid ise, Hak'tan sana gelen inşirâh ve huzûrdur."
 
            Vird, (gerek kalben, gerek lâfzen okunan zikir, kılınan namaz gibi), her gün tekrarlanan amel-i sâlihdir. Vird'in kıymetini câhiller bilmezler.
 
            Vârid, Allâh tarafından sana gelen inşirâh ve huzûrdur. Fakat vâridin asıl alış yeri ahirettir. Şu halde sâlih amellerin asıl toplanış yeri âhirettir. Burada da olur, fakat çoğu âhirettedir.
 
            Vird, insanın ömrü sona erince biter. Fakat vird'in kıymetini takdir edip, sağ olduğun müddetçe yapman gerekir. Hz. Peygamber son nefesinde: "Es-salâh, es-selâh = (namaz, namaz)" diye buyurmuşlardır. Binâenaleyh bazı gâfiller gibi vird'i hor görme.
 
            Hz. Âişe (Allâh ondan razı olsun) validemize; "Hz. Peygamber nasıldır?" diye sordular. O da: "Bütün amellerini bir ân geri bırakmazdı" buyurdular.
 
            Birisi Hz. Peygamber (S.A.V.)'i rüyâsında görmüş, ona buyurmuşlar ki; " - Bir kimsenin dünü bu güne müsâvî ise yazıklar olsun. Eğer akşamı gündüzünden şerse o kimse mahrûmdur."
 
            Cüneyd-i Bağdâdî'yi rüyâda görmüşler ve sormuşlar. O da şöyle cevap vermiş: "Dünyâdaki ilimlerimiz, iyi sözlerimiz, hepsi yok oldu. Ancak vakt-i seherde kalkıp, kıldığımız namazlar kaldı."
 
            78 - "Allâh'ın kuluna imdâdı, kulun kabiliyetine göre gelir. Yani senin Allâh'a olan muhabbet ve bağlılığına göre zuhûr eder."
 
            Demek oluyor ki, vârid'in gelmesi zikre bağlıdır. O halde vakitleri boş işlerle geçirmemek lâzımdır.
 
            79 - "Ey tevhîd'den gâfil kişi, uykudan kalktığın vakit, yapacağın şeyi düşünürsün. Çünkü her harekâtını nefsinden bilirsin. Ârif ise, yaptığı îşi Allâh'dan bildiği için, sabah kalkınca Allâh bana neyi nasip edecek, diye düşünur."
 
            Gerçi görünüşte fiil kulun ancak, takdir Allâh'ındır. Şu halde uyanınca, "Bismillah, Elhamdülillâh, Allâh'ım beni kaldırdın, öldürmedin" demeli. Ne iş olursa olsun tedbîrinde kusûr etmemeli. Fakat tedbîre güvenmemeli. Her işinde Allâh'a sığınmalı ve güvenmelidir.
 
            80 - "Bir âbid veya zâhid işlerinden kalmamak için mahlûkattan çekinirler, kaçarlar. Çünkü onlar, Hak için uğraşıyorlar. Fakat Hakk'ı göremiyorlar. Eğer her şeyde Hakk'ı görebilseydiler hiçbir şeyden korkmayacaklardı. Çünkü her şeyin varlığı Hak'tandır. Her şeyde olan güzelliği, Hak'tan görmek lâzımdır."
 
            Ârifler, hiçbir şeyi Hakk'dan gayri görmezler. Kendileri dahî ortadan kalkmış, yok olmuşlardır. Her eserde, bu eserin müessiri olan Allâh'ı görürler. Hak'tan başka hiqbir şeyi görmezler. Zâhit ve âbîd, seni Hakk'ın eseri olarak görürler. Fakat Hakk'ı hatırlayamazlar. Arif ise, eseri değil, müesşiri olan Allâh'ı görürler. Tıpkı Güneşe bakıp da, biraz sonra eşyaya baktığımız zaman o anda eşyâya gözümüz kamaştığı için göremediğimiz gibi. Arifler dâimâ Al-lah'a bakıp, daima Allâh'ı gördükleri için eşyayı göremezler. Eğer zâhid ve âbidler Allâh'ı görselerdi, hiçbir şeyden kaçınmayacaklardı.
 
            81 - "Her eserde Allâh görülür. Allâh: "Ey Habîbim söyle; semâvâta, arza baksınlar. Hiç birisi birbirine uymuyor, benzemiyor. Baksınlar da onda benim azamet-i kibriyâmı, kudretimi görüp, öğrensinler. Zevk duysunlar" buyuruyor. Ey âşıklar size Allâh, eserlerine bakıp, Allâh'ı ve O'nun kudretini görmenizi emrediyor."
 
            Bir eserin bir müessiri, yâni yapıcısı olduğunu dâima hatırla. Bütün eşyaya iyi bak ki, Allâh'ın kudretini, azametini ve kibriyâsını iyi anlıyasın. Böylece ebedî âlemde Allâh'ın zâtını görebilesin.
 
            Makâm-ı nübüvvet'e sâhip velîler Hakk'ı Hakk ile Hakk'a götûrürler. Makâm-ı velâyet zevklidir, amma makâm-ı nübüvvetten küçüktür.
 
            Allâh'ı bilmek çok tatlıdır. Allâh: "Ben, insanlar ve cinleri bana ibâdet etsinler diye yarattım. İbâdetle marifet veririm." diye buyuruyor.
 
            Hz. Mûsâ (A.S.) Tûr-i Sînâ'ya geldi. Hakk'ın sesini duydu ve müstağrak oldu ve Hakk'ı görmek istedi. Hak Teâlâ:"Beni göremezsin, şu Tûr'a bak, beni gör" dedi. Hz. Mûsâ (A.S.) dağa baktı, bu esnâda Allâh'ın tecellîsine mazhar olan dağ çatladı ve parçalandı. Hz. Mûsâ (A.S.)'a haşyet gelip bayıldı ve Allâh'ı Allâh'ın verdiği göz ile gördü. Hz. Mûsâ (A.S.) uyandığında dedi ki: "Allâh'ım seni baş gözüyle görmek mümkün değildir. Ancak kâlp gözüyle görülürsün".
 
            Evet, sen Hakk'ın mârifet-i ilâhîsine dayanamazsın ve eserine bakarak, müessiri ile ünsiyet peyda edersin. Bunun üzerine Allâh da sana kurbiyet zevki verir.
 
            82 - "Namaz insanı günâh ve kirlerden temizler. Namaz, Allâh ile kulu arasında bir niyaz mevkîîdir. Aynı zamanda, Allâh ile kulu arasında muhabbeti uyandırır. O namazla kalpte sır meydanları açılır, genişlik meydana gelir ve nûr pırıltıları görülür."
 
            Kul namaz kılmaya kalkınca, Allâh oradaki perdeyi kaldınr. Başından arşa kadar bir nûr peyda olur, rahmet melâikeleri arş-ı ilâhîye kadar yükselir ve namaz kılarlar. Namaz kılanın da duâsına âmin derler. O kimsenin üzerine rahmet-i İlâhî'ye yağar.
 
            Bir veli diyor ki: "Mümin namaza dururken nereye durduğunu ve ne için durduğunu bilmelidir. Allâhû ekber deyince, melek o adamın kalbine bakar. Eğer Allâh'ın ekber olduğunu, kalbi tasdik ediyorsa -saddak- dermiş. "Allâhü ekber" kelâmı şeytanla kul arasında bir perde olur. Şeytan o perdenin nûruna bile bakamaz.
 
            Eğer namaz kılacak olan kişi gâfil ise, abdest alırken, şeytanlar sineklerin bala uçuştuklan gibi uçuşurlar ve onu oynatırlar. Namaza başladığı zaman "Allâhü ekber" deyince, melek bu kelimenin, o kişinin kalbinde tasdik olunmadığını anlar ve -yalancı- der. Şeytanlar uçuşur, kalbinden bir duman semâya çıkar. Namazı da kabul olunmaz."
 
            83 - "Ey kul, yaptığın ibadet ve taattan bir bedel bekleme. Bedel, seni huzûrundan kaldırmamasıdır."
 
            Hakîki mü'min, ibadetini mukâbil bir şey için yapmaz. Amelini, ancak Allâh rızâsı için ve Allâh'ın emri olduğunu bilerek yap. Çünkü ibâdet ve taatı sana nasip eden Allâh'a karşı bir karşılık isteyen mü'min olamaz. İbâdet ve taatın için, şunu bunu beklemeden af dile (estağfirullâh de).
 
            84 - "Sen, seni görmekliğinle dâimâ kötülükten kurtulamazsın. Bu en büyük kabahattir. Halbuki, sen kendinden geçerken, her hâlin iyi olur. Çünkü Allâh sende her şeyi iyi kılar. Sende olan bu kemâlât O'ndandır. Kendinden bilme."
 
 
            85 - "Sen, Rabbi'nin o güzel vasıf-larıyla vasıflan. Senin vasfın yokluk ve iflâstır. Eğer sen efendinin vasıflarına sarılırsan aziz olursun. Eğer bu azizliği, kendinden görür ve bilirsen, Al-lah'ın sıfatıyla muttasıf olamazsın."
 
 
            Sendeki her şeyi ondan bil. Sen bir kanalsın, su geçmeyince kanal ne işe yarar? Kul, nefsini yoklukta görürse, Allâh'ını bilmiş olur. Allâhü Teâla buyuruyor ki: "Ey kullarım, imânın icâbı, Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır."
 
            Nasıl ki, başkasının malını alamıyorsan, sendeki kemâlâtında kendinden olduğunu zannetme. Eğer kendinden bilir ve zannedersen, Allâh senden râzı olmaz. Zirâ Allâh'ın sende zuhur eden lütuflannı kendi kuvvetinin eseri bilmiş olursun. Halbuki sen acz üzere yaratıldın.
 
 
            86 - "Ey âşık, sen Hak'tan başkasından ümitli olma. Kimseye meyletme, bütün eserler evsâf-ı ilâhîye'ye sahiptir. Her şeyi Hak'tan gör, mahlûkatından görme. Sen teşebbüs et, fakat işin olmasında ısrâr etme. Allâh'a teslim ol. Allâh yaptı ise olur. Binaenaleyh O'na şükret. İşin olmazsa işini yapmayana kızma. Şükret, sabret. Hiçbir şeye tamah etme, kanaat sahiplerinden ol."
 
 
            87 - "Ey âşık, kendini vehimden koru. Yâni, her hâl ve işinde Allâh'a sığın. Sinek dahi Allâh'ın emri ve müsâadesi olmadan uçamaz."
 
            88 - "Ey derviş, tama'a düştüğün zaman, tamah ettiğin şeyin kölesi olursun. Elindekine kanaat edersen, hür olursun. Binâenaleyh kanaat et ki, temizlenesin. Zirâ, seni en çok kirleten tamahdır. "
 
 
            89 - "Bir kimse Allâh'ın lütufları ile Allâh'a dönmezse, Allâh onu imtihân zincirlerine bağlar (Hastalık, fakirlik, sıkıntı verir). O halde Allâh'ı unutma, Allâh'a hamd ve şükret."
 
 
            90 - "Nimete şükür o nimetin bekâsına; nimete küfür ise onun zevaline ve fakirliğe sahiptir."
 
            Allâh ne verdi ise, onu hiç tenkitsiz olarak ye. Tenkit etme, küfür olur. Her öğün Allâh ne verdi ise, onu şükürle ye.
 
            Âyet: "Ey mü'min Rabbi'nin nimetine şükret."
 
 
            Hadis: "- Allâh'ın size verdikleri nimetleri düşünün. Düşünme, bir şükürdür. Birine teşekkür edersen, Allâh'a şükretmiş olursun."
 
            Hadis: "Nâs'a teşekkür et. Allâh için vasıtaya teşekkür etmeyen, Allâh'a şükretmemiş olur."
 
            Şu halde, vasıtayı da unutmamak lâzım geliyor.
 
."
 91 - "Kudret, kuvvet, bütün irâde Allâh'ındır. Kulun müstakilen bir kudreti yoktur. Allâh, bazı kullarını hizmetinde kullanır. Yani o kimse şeriat-ı Muhammediyeyi yapmada gayret eder. Bunlar Allâh'dandır, mirâsı ise Cennettir
            Bütün aradığın güzellikler, Allâh'dandır. Eşyayı men etme, onu Allâh ile gör. Bütün varlıklar, hep O'nun varlık deryasındandır. O halde tek seveceğin Allâh'dır. Her şeyi Allâh ile seveceksin. Allâh sevdiği kullarının kalplerine vâridât verir. Bu bir'den gelir. Bir amel akabinde vermez. "Ben bunu yaptım da geldi" deme. Çünkü Allâh meccânen verir.
 
            92 - "Allâh, mü'min olan kullarının cezâ ve mükâfatını dünyada vermiyor, ahirette veriyor. Çünkü bu âlemde vereceği şeyler âhirette vereceğinin karşılığı olamaz. Çok küçüktür. Dünya bâkî olmadığı için, verilenler de bâkî olmayacaktır. O halde ey mü'min, mükâfatını ahirette alacağın için, Allâh vermedi deme. Hiçbir şey zâyî olmaz."
 
            Allâh'ın dünyadaki mükâfâtı seni huzûrunda tutmasıdır.
 
            93 - "Ey mü'min, Allâh indindeki kıymetini bilmek istersen, Allâh'ın seni hangi işte kullandığına bak. Eğer hayırda isen iyisin, şerde kullanıyorsa fenâsın. Sakın ha! Kendinden çıkan ameline güvenme, bu hal varlıktır. Hep Allâh'dan geldiğini gör."
 
            Ey sâlik, Allâh seni rızâsına muvâfık amellerde kullanıyor (Namaz, oruç, zikir gibi) ve bu yaptırdığı amelleri hatırına getirtmiyorsa, iyisin. Amelini değil, amelin sahibi olan Allâh'ı görmek lâzım.
 
            Âyet: "Ey mü'minler, sizi yaratan Allâh'dır. Amelinizin sâhibi de Allâh'dır." O halde kendini görme, böbürlenme. Namaz kıldım diye böbürlenmiyeceğin gibi, namaz kılmayanı da ayıplama.
 
            Âyet: " Ey mü'min, amelinle sevinme. Amelini değil, amelini sana yaptıranı gör."
 
            Amel yapmayı nasip etti ve yaptığın ameli hatırlamayı senden kaldırdı ise, anla ki Allâh sana (zâhir ve bâtın) bol nimet veriyor. Çünkü Allâh'a güvenmek, amelini görmekten çok daha hayırlıdır. Kendini değil, Allâh'ın fazlını, keremini ve Allâh'ı görmek lâzım. Ancak Allâh'ın fazlına, keremine güveneceksin, kendine güvenmeyeceksin. Dâima "elhamdülillâh alâ külli hâl" demelisin.
 
            94 - "Ey kul, Allâh senin her şeyini biliyor. O'nun sana her yaptığı, senin için hayırlıdır. Eğer muhakkak bir şey istiyorsan, Allâh'ın senden istediğini iste. Yani ubûdiyette istikâmet iste. "-Yâ Rabbî! Senden ubudiyette istikâmet dilerim" de.
 
            Hadis: "Benden istikamet istendiği zaman sakalım ağardı,"
 
            Âyet: "Ey Habîbim! Emrolunduğun istikamette yürü." (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.)
 
            Para, pul ve Cennet istemez de, yalnız Allâh'ı istersen her istediğin olur.
 
            95 - "Bast zamamnda, nefis lezzetini alır. (Çünkü o zaman Allâh'a karşı ümidin çok artar. Onun her iyi sıfâtından neş'e duyar, ümit edersin ve bu ümitten de nefis lezzet duyar.) Kabz zamanında ise, nefis dâimâ çember içindedir."
 
            Kabz'ın sebebi üçtür:
            I - Günâh işlemek
            II - Dünyâlığın eksilmesi veya bir istek.
            III - Bir zâlim sana zulüm ederse.
            Bundan kurtulmanın çâresi ise, ilme müracaattır:
 
            A- Eğer kabz'a sebep, senin kabahatinse tövbe edeceksin.
            B- Dünyâlıksa, o vakit Hakk'ın lütfuna rızâ göstereceksin. O darlıktan kurtulacağına inanmalısın.
            c - Zâlimin zulmüne üzülürsen, o vakit de sabredeceksin. Bu zamanda, sen de o zâlime zulmetmeye kalkma. Eğer sana zulmedeni affedersen, Allâh sana rızâ nûru verir. Sen ona duâ edersen, Allâh o adamı da affeder, sen de kötülüğe iyilik eden olursun, böylece er kişi olursun.
 
            96 - "Allâh, seni nefsinin arzusuna bırakmadı. (Yani düşmanına fenâlık yapmana müsaade etmedi) Eğer Allâh seni nefsinin arzusuna bıraksaydı sen bir belâ işleyecektin. Şu halde men olman, Allâh'ın sana bir bağışı, bir atâsıdır. Allâh verdiği zaman kork ki, seni büyük makamlardan menedici olmasın."
 
            Şu hâlde, her şeyi Allâh'a bırakmalı "Yâ Rabbi! Bu iş hayırlı ise olsun" diye teslîmî duâ etmelisin. Allâh'ın kahrında lütfu vardır. Cemâl'de iken celâl görülür. Cemâl'de iken şımarmamalı.
 
            97 – "Allâh'ın dostları, Allâh'ın kitaplarında methedilirler. Onlar dünyayı terketmişlerdir. Dünya'nın onları terketmesinden de üzülmezler. Onlar dünya ile âhiretlerini yaparlar. Dünyayı terketmişlerdir."
 
            Evliyâullâh'dan biri diyor ki: "Bana dünyadan bir şey gelirse, içime bakarım, sevinmem ve almam, atarım." Dünyanın zâhiri aldatıcıdır.
 
 
            98 - "Ey sâlik, eğer sen hakîki devlet ve izzet istersen, fânî olan izzete aldanma kî, bâkî olan izzet sende kalsın. Eğer fânî olan izzet giderse, gitsin. Yeter ki, bâkî olan izzet kalsın."
 
            Asıl olan, dünyânın senden gitmesidir. Dünya senden giderse, âhireti görürsün. Dünyâ senden gitmezse (Tay etmezse) ahireti göremezsin.
 
            Mahlûkâttan bir şey ummak, beklemek mahrûmiyettir. Bir şey istediğin adamı darıltırsan, o adam ihsânı keser. Fakat Allâh, ne günâh yaparsan yap, ihsânını kesmez. Senin O'na ibâdet ve taat etmen Allâh'ın senden razı olduğunu gösterir ve senin ta'âtlarına karşılık derhal sana ihsan eder. Her şeyi yaptıran Allâh olduğu halde, ihsân eden de O'dur. Bu, O'nun ululuğundandır. Binâenaleyh bâkî olan izzete sahip olmak için, her şeyi terketmek gerekir. Tedbiri terketmemeli, fakat tedbîre de bağlanmamalı, işin olacağını Allâh'dan beklemeli. Tedbîre, yâni esbâba bağlanmak, fenâ izzete sahip olmaktır. Fakat esas olan Allâh'a bağlanmaktır ki, bu da bâkî izzete sâhip olmaktır. Kalbine çer çöp korsan elbette Allâh sana kızar. Hâneyi virân edersen, pâdişâh oraya girmez. Sen Rabb'inden izzet talep edersen,   o izzet sende dâim   olur. Ölümlü kimselerden izzet talep edersen, senin izzetin de onlar ölünce ölür. Şu halde Allâh'dan gayrıdan izzet istersen izzetsiz kalırsın.
 
            99 - "Mahlûkattan bir şey beklemek mahrûmiyet ve zillettir. Allâh'ın seni halktan uzaklaştırması ihsândır. Halktan gelen ihsânı Hak'tan gör. Eğer Allâh tahrik etmeseydi, halk vermezdi. Şu halde Hakk'ın atâsı halktan mahrumiyettir ki, bu da Hakk'ın ihsânıdır."
 
            Ne yaparsak yapalım tedbiri elden bırakmayacağız. Tedbir de Allâh'ın emridir. Fakat işini tedbîrden gözetmeyeceksin, ondan gelecek deme, Allah'dan bekle.
 
            İrâde-i cüz'iye, irâde-i küllîyenin yanında, karın Güneşin yanında oluşu gibidir.
 
            İrâde-i cüzîye, bir anahtardır. Kapıda takılı anahtarı sen çevirirsen, kapı açılır. Çevirmezsen açılmaz. Anahtar, cüz'î irâde; senin onu çevirmen küllî irâdedir. Fakat açmak istemezsen, aç-mayabilirsin. İrâde-i cüz'îye'yi ikrâr ederiz. Hükmü ise irâde-i küllîye'ye atfederiz.
 
            100 - "O velilerde görülen maârif ve maârifetlerin sende olmayışı, nefsinle bir oluşundandır. Allâh bunları, nefsinden geçip, kendini Allâh'a terk etmiş olanlara verir. İşte bu adamlar kendilerinde olanı Allâh'dan bilirler. Kendi varlıklarından tamamen geçmiş Allâh'ın ateşinde ateş olmuşlardır. (Bir demirin ateşte kızarıp, ateş olması gibi).
 
            Bir kimse kendi irâdesinde tamamen yok olmadı, nefsi tamâmen ölme-di ise, ona hiç bir şey verilmez. Bu, Allâh'ın pahilliğinden değil, senin nefsinden geçmeyişindendir. Bu halde iken, sana verirse zararda olursun. Küçük çocuğa büyük lokma verilmediği gibi.
 
            101 - "Hak'tan başka verecek olmadığı için, ancak O'ndan istenir. Fakat asıl olan istemek de Allâh'a karşı olan edebini muhafaza edebilmektir. Yâni acı tatlı ne olursa, Allâh'dan bilmek ve râzı olmaktır."
 
            Sen işinin olması için isteme. O, olacaktır. Çünkü ilm-i ezelde yazılı olan burada olacaktır. Allâh, iste dediği için isteyeceksin. Fakat asıl istemek Allâh'dan gelene senin râzı olmandır. Yâni Allâh'ın arzusunu arzu kabul etmektir.
 
            102 - Allâh'a vâsıl olmak, pek büyük bir şeydir. Allâh'ı görmek kulun kendi gözünü Allâh'a vermesi ile olur. Şu hâle göre, Allâh'ı Allâh ile görürsün. Bu da sen senden geçmeyince olamaz."
 
            Kulun Allâh'ı görmesi, o kula Allâh'ın kendi vasıflarını vermesi ile olur. Allâh'ın vasıflarının kulda zuhûru ile kul Allâh'a vâsıl olmuş olur.
 
            103 - "Ey mürîd! Ey âşık! Allâh'ın o güzel setri ile kabahatlerin örtülmeseydi, hiçbir amel kabul olunmazdı."
 
            İnsânın ameli, amelini görmesi sebebiyle kabul olunmaz. Amelini görmek varlıktır. Halbuki tek var olan Al-lah'tır, varlık da O'nundur. Kulun aslı ise yokluktur. Binâenaleyh kulun yaptığı amel, kendisinin değil, Allâh'ındır. Eğer yaptığın amele: "Ben yaptım" diye sevinirsen bu varlıktır. "Hamd olsun Allâh'a yaptırdı" demen lâzımdır. İşte böyle ameller makbûldur. İnsanlar, amellerini görmekten kurtulamamışlardır. Fakat Allâh, onların bu kusurlarını setretmiştir. Şu hâle göre, ameller ancak Allâh'ın setri ile kabul ediliyor.
 
            Âyet: "Sizi ve bütün amelinizi yaratan Allâh'dır."
 
            Binâenaleyh, amelini yaptığını bile düşünmeyeceksin.
 
            Hadis-i kudsî: " Benim sadık kullarıma söyle ey Nebim! Sakın ilim ve amellerine güvenmesinler. Eğer ben adlimle hareket edecek olursam, onların hiç birisinin sadâkatı para etmez. Aynı zamanda azap ederim, zâlim de olmam. Çünkü amellerinin eksikliğini kendilerine gösteririm. Günâh içine düşmüş kullarıma söyle, benden ümitlerini kesmesinler. Günah ne kadar çok olursa olsun (Tövbe etmek şartıyla) af ederim bu bana zor gelmez."
 
            104 - "Sana arkadaş olan ve dâimâ kendine dost yaptığın kimse, hakikatte dost değildir. O, senden bir şey umduğundan, yâhut bilmediğinden dost görünüyor. Hakîkî dostun, senin ayıplarım bildiği ve senden bir şey ummadığı halde seni setreden, rüsvây etmeyen, rızkını kesmeyen Allâh'dır."
 
            Kulda dâimâ kusur vardır. Onun için Allâh, "Dâimâ birbirinize hüsn-ü zânn ediniz" buyuruyor. Zira Allâh Settar ü'l-Uyûb yani ayıp ve kusurları örtücüdür.
 
            Karşındaki kimselerin kusurlarını Allâh'ın örtmesiyle sen onları iyi zannediyor ve onlara ikrâm ediyorsun. Şu hâlde hakikatte ikrâm eden sen değilsin, Allâh'dır. Öyle ise sen, senin ayıplarını örten, Allâh'ın setr-i ilâhîsine mazhar oluşundan dolayı, Allâh'a şükretmelisin. Şu halde, bir kimsenin ahlâklı olması, herkesin ayıbını örtüp, herkesi iyi görüp, iyi göstermekle mümkündür. Seni bir kimse medhederse ona teşekkür eder ve derhal Allâh'a dönerek "Yâ Rabbi! Bu hal benden değildir, sendendir." Zirâ sen benim ayıplarımı setretmeseydin, bunlar bana hüsnü zânn edip, beni methetmezlerdi. Yâ Rabbi! Ayıplarımı ört, beni utandırma. Ancak sana hamd ve şükrederim. Yâ Rabbi! Bu dünyada ayıplarımı örttüğün gibi ahirette de ört" demelisin.
 
            Halkın methetmesi karşısında, Allâh'ın velîlerinden bazıları sevinirler. "Çünkü Allâh ayıplarımızı örtüyor", derler. Bâzısı ise kendisini lâyık görmez, istiğfâr eder. Ebubekri's-Sıddık (R.A.) da böyle hâllerde dâimâ Allâh'a sığınırdı.
 
            Seni methettikleri vakit kendinden bilme, böbürlenme. Allâh'ı gör, Allâh'dan bil ve Allâh'ı bir an olsun unutma. Allâh'ı unutmak mâsivâ (dünyâ) sarhoşluğudur.
 
            105 - "Allâh'ın kalplerdeki imân nûru yakîn şekline gelince âhiret sana pek yakîn olur da, fânî olan dünyânın aldatıcı güzelliklerine aldanmazsın."
 
 
            Ehl-i âhiret çalışır, ama dünyayı kalbine koymaz. Hakîki varlık sahibi olanın Allâh olduğu şuûruna ulaşır. "Lâ mevcûde illAllâh", bütün varlık Allâh'ındır, mevcûd da Allâh'ın icâdıdır. Yok olmaya mahkûmdur. Allâh ile arandaki perde, senin vehmindir, demektir.
 
            106 - "Cenâb-ı Hak'tan başka hakîki mevcud olmadığı halde, senin Hakk'ı görmeyişinin ve fakrini göstermeyişinin ve yol alamamanın sebebi nedir? Hakk'a da perde olamayacağına göre, senin Hakk'ı göremeyişin vehmindendir. Şu halde perde, senin vehmindir."
 
            Başka birinin yaradılışı ile meydana gelen mevcuda var denilemez. O, ancak mevhûmdur, izâfîdir. Bu vehim, vücûdunu var görmen sebebiyledir. Böyle olunca hakiki mevcudu göremiyorsun. Öyle ise, kendin aradan çık. Vehimden kurtulmak için, aczini ve yok olduğunu bilip, Allâh'a yalvar.
 
            Kâinattaki her şeyde zâhir olan ancak Allâh'ın tecellisidir. Onlar, Allâh'ın nûrû ile görülüyorlar. Eğer bu eşyâda Allâh'ın nûru olmasaydı, gözler o eşyayı göremezdi.
 
            Hz. Mûsâ (A.S.) Allâh'ın, Tûr dağına tecellisi ile bayıldı ve kendinden geçti. Ondan sonra Allâh'ı gördü. Binâenaleyh insan da kendi mevhûm olan varlığından geçmedikçe Allâh'ı göremez.
 
            107 - Allâh, canlı ve cansız her şeyi yarattı. Bu yaratış bir zuhûrâttır. Bu zuhûrâtla Hak gizli kaldı. Eğer bâtın zuhur etseydi, zâhiri göremezdik."
 
 
            Allâh, kendini göstermek için eşyayı yarattı. Binâenaleyh eşyaya bakıp da onun yaratıcısını görmek lazımdır. Meselâ bir çiçeğe baktığında da, onda onu yaratanın kudretini görüp, "Sübhânallâh, lâ ilâhe illallâh" demelisin. Bu ârifliğin ve kemalâtın gereğidir.
 
            108 - "Kâinât, Allâh'ın izhârıyla vardır. Allâh, ehâdiyetinde, zât-ı ilâhî'sinde vardı. Her şey O'nun izhârıyla vâr oldu."
 
            Allâh, kendi aşkıyla zât'ından zât'ına tenezzül ederek baktı ve bu bakışıyla zuhûr eden nûrdan Hz. Muhammed (S.A.V.) oldu. Hz. Muhammed, Allâh'ın kemâlâtının aynasıdır. Ehadiyet-i zâtiyesinden "Ahmed" zuhûr etti. O da Hz. Muhammed'dir. Allâh, Hz. Muhammed'i ızhar etti ve sen de ondan zuhur ettin. Bu zuhûrât, onun vücûdunun gölgesidir. Bütün kâinâtın varlığı Allâh iledir. Binaenaleyh ey âşık! Aslını unutma, yine oraya döneceksin. Kâinat yoktur, mevhumdur. Varlığı ve zuhûru Allâh'ın zuhûru iledir. Öyle ise ey salik, sen de yoksun, onun varlığı ile varsın. Methedilirsen, medhedenlere aldanma, kendine bak, kendinde bir şey olup olmadığına bak. Göreceksin ki, sende bir şey yok. Varlığın Allâh iledir. O vakit övenlerin övmelerine sevinmemen gerekir. Bu ahvâlde nefsine; "Ey nefis! Sende hiçbir şey yoktur ve hiçbir şey yapacak kudrette de değilsin. Onların sende gördükleri Allâh'dandır. Binâenaleyh gururlanmana lüzûm yok. Sen ancak kötü ahlâk sahibisin!" der.
 
            109 - "Hakîkî mü'min, meth olununca Allâh'dan hayâ eder. Çünkü methe lâyık olmadığını bilir. Allâh'a "yâ Rabbi! Bunların methinden beni muhâfaza eyle der."
 
            Metihten sevinme, zemden de yerinme, üzülme. Sadece istiğfar et. Belki gelecekte zem ettikleri gibi olacaksın da, Allâh sana şimdiden hatırlatıyor. Bunun için tedbir olarak istiğfâr etmekliğin lâzım. Her şeyde Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz'e uyacağız.
           
            Ayet: "Ey Habîbim! Sen söyle, eğer onlar Allâh'ı sevmek istiyorlarsa, seni sevsinler."
 
            110 - "Ey mü'min! Seni methettikleri zaman, kendini unutma. Sen methe lâyık değilsin. Nefsine bir bak o, çok fenâdır."
 
            111 - "Ey âşık! Halkın lisânı Hakk'ın lisânıdır. Allâh seni kulları ile methettiği zaman, methedenin Allâh olduğunu gör. Ve şöyle de: Yâ Rabbî! Ben methe lâyık değilim. Ne ulu Allâh'sın? Bütün günâhlarımı örtüp, beni methediyorsun. Beni bırakma, sana ne kadar şükretsem azdır. Sana sığınırım.
 
            Böyle meth olundukça, kendini hor gör ve kork. Bir zaman gelir sen ortadan kalkar ve nefsinden kurtulursun.
 
            Zem edilince de, nefsine bak ve: "Ey nefsim! Seni biliyorum, horsun ve fenâsın. Allâh, senin bütün fenâlıklarını örttü de methediliyorsun" de.
 
            Medh ile zem, bir olduğu zaman, sen ortadan kalkmış olursun. Çünkü metheden ve methedilen O'dur. Öyle ise sen yoksun.
 
            112 - "Mânevî nûrların parladığı yer, evliyâullâh'ın kalpleri ve sırlarıdır."
 
            Mü'minin kâlbi beş hassa ile kuşatılmıştır:
            1. Kâlp: İçinde "Süveyda" vardır. Bu bir nûrdur. Doğruca zât-ı pâk-i ilâhîye'ye nâzırdır. Yeri, sol memenin iki parmak altıdır.
            2. Rûh: Sağ memenin iki parmak altıdır.
            3. Sır: Sol memenin iki parmak üstüdür.
            4. Hafî: Sağ memenin iki parmak altıdır,
            5. Ahfâ: Göğüsteki nûr'dur. Bu beş mertebenin hepsinin birer nûru vardır.
            Kâlbin nûru açık mâvi, Rûhun nüru kırmızı.
            Sırrın nûru beyâz,
            Hafînin nûru siyâh,
            Ahfânın nûru zümrüt yeşilidir.
 
            Bu beş mertebeyi vücûdunda temizleyen kişi de Allâh'ın nûru tecellî eder.
 
            Ebû Şâzelî (K.S.) hazretleri buyuruyor: "- Eğer velînin hakîkatini Allâh bildirse idi, ona tapılırdı." Velînin hakîkati, hakîkat-i Muhammediye'dir. Onun da hakîkati Allâh'dır.
 
            Âyet: "- Ey mü'minler! Hakîki îmân ile imân ediniz." Yâni inânışınızı hakîkatla teyit ediniz.
 
            Kul Allâh olamaz, fakat Allâh kendi evsâfını kula geçirir. Meselâ demir ateş olamaz. Fakat demiri ateşe sokunca, ateş gibi olur, kızarır. Demir ateş değil, ama ateşin vasfını almış durumdadır. Nereye dokunsan yakar.
           
            Verilen bâzı nûr ile kâinâttaki her il-mi bilirsin. Bâzı nûr ile zât-ı pâk-i ilâhî'si hakkında ilim peydâ edersin.
 
            113 - "Sâlik kendine gelen nûr'a kanacak olursa, yerinde kalır. Halbuki maksat Allâh'dır."
 
            Sâlik'e gelen nûru (ilim, marifet) Allâh örter. Eğer açık olursa kıymeti kalmaz. Allâh evliyâullâh'ın nûrunu gayretinden örter. Böylece o zat bu nûra kanıp da tavakkuf etmez.
 
            Allâh, bazı kere sevdiği velisine semâ ve arzda bazı kapılan açar.
 
 
 
 
 
 2. )KİTAPBIMIZ
DİNİN DİREĞİ,
MÜ'MİNİN Mi'RACI NAMAZ
 
 
            NAMAZ:
            Dinin Direği ve Mü'minin Mi'râcı namazdır,
Lügat mânâsı ile "İslâm", yaradanına ve O'nun kurduğu ilâhî nizâma "Teslim olmayı" ifâde eder. Bu teslimiyyetin en vecîz şekli ise, "abd" (kul)'ın "Hâlik" (Yaratıcı)'ına "ibâdet''i (kulluğu) ile ifâde edilebilir.
            İbâdet'in İslâm terminolojisindeki ismi, Farsça "namaz", Arapça "salât"dır. İslâmda ibâdetler; farz, vâcib, sünnet ve nâfile ibâdetler olarak, önem derecelerine göre sıralanırlar. Öte yandan "ibâdet" kelimesi geniş mânâsı ile şöyle açıklanabilir:
 
            1. GÖNLÜN İBÂDETİ: "Allâh'a âşık olmak, Aşkullâh, Zikr-i dâ'îm ve Ân-ı dâ'îm üzere olmakdır.
            2. RÛH'UN İBÂDETİ: Bu da altı kısımda incelenebilir.
                        a - Allâh'ı zikretmek, anmak.
                        b - Veled-i Kâlbî denilen "Vicdân"ın teşekkül etmesi.
                        c - Nefs murâkabe ve tasfiyesi üzere olmak.
                        d - İnsanlığın acılardan uzaklaştırılması, fertlerin gönüllerinin inşirâha kavuşturularak, dünyâ ve âhiret saadetine ulaştırılması.
                        e - Kur'ân sûre ve âyetlerini okumak.
                        f - Namaz (Salât), emredilen şekil üzere ibâdet etmekdir.
            3. NEFSİN İBADETLERİ: Bunlar da altı maddedir.
                        a - Kemâlleşmek, nefsin tezkiyesi.
                        b - Namaz.
                        c - İnfâk (Sadaka, zekât vs.)
                        d - Hâc etmek.
                        e - Tevhîd etmek.
                        f - Oruç (savm) tutmak.
            4. BEDENİN İBÂDETLERİ: Bunlar da, namaz, oruç, hâc, harâmdan sakınmakdır. Görülüyor ki, "Namaz" bu dört tarz ibâdetde de ayrı ayrı yer almıştır. Bu hâliyle "namaz" (salât):
            1.ci bölümde: "Mü'minin mi'râcı" olduğu için yer almıştır. Namaz, islâm için öyle bir esasdır ki, hiç bir meşrû mâzeretî olmadan farz namazları terk edenin îmânda ve islâmda yeri olmadığı görüşüne bizi götürmektedir.
            Namaz, Kur'ân'ı mecîd'de "zekât''la birlikte seksen sekiz kez emr olunmuştur. En ağır hastalıklarda dahî namaz terk edilemez. Durum icâbı "îmâ" ile olsun farzların ifâ edilmesi emr olunur. Namaz, bülûğ yaşına ulaşan her erkek ve kadına günde beş defa beş vakit de farz kılınmıştır. Ayrıca erkeklere cum'a günü, cum'a namazı kılmaları farzdır. Akıl hastaları ve şerî özürlüler ise bu farzlardan muâfdırlar.
 
            Namaz, kazâya bırakılmamalıdır. Zirâ kazâ namazı, bir bakıma karavanaya giden mermi gibidir. Ola ki, o kişinin Allâh katında bir imtiyazı bulunsun. Bu mümkün olmadığına ve son nefeste dahî farz namazların ifâsı emr edildiğine göre, kazâ namazı kılmak bir tesellidir. Ancak Rabbi'nin mağfiretine kalmıştır.
 
            Namazsız âhlâk-ı Muhammedî bir kul üzerine aslâ teşekkül etmez. Şurası muhakkakdır ki, bir namazın makbûl olabilmesinin iki önemli ve temel şartı vardır: Bunlar, "Beden" ve "Rûh" temizliğidir. Beden temizliğinin ilki ise namaz öncesi mü'minin aldığı "Abdest"dir. Abdest, Farsça bir tâbir olup, "el yıkama suyu" anlamına gelir. Arab dilinde ise buna "Vüdû" adı verilir. Dinimizdeki derin anlamı ise, Allâh huzûruna çıkmak demek olan namaza hazırlık olmak üzere yapılan ve belli kuralları olan temizlikdir. Bu temizlik ile şu maddî ve mânevî fâideler sağlanır:
            1. Cisimde temizlik (Abdest âzâlarnın sünnet üzerine yıkanması).
            2. Beynimiz, sinir sistemimiz, sempatik ve parasempatik sinir sistemlerimizin uyûm ve intibâk'a hazırlanması, diğer bir ifâde ile bütün vesvese ve mâsivâ'dan sıyrılarak Hakk'a yönelmesidir.
            3. Nefsin itâ'ate başlayıp, benliğinden ferâgat etmesi ve bu hâlin bütün âzâsına yayılmasıdır. İslâmın gerektirdiği bütün kulluk teslimiyetine giriş ve âzâların hârâmdan temizlenmesi vaâdı ve sözüdür. Bizi "namaz"a dâvet eden "Ezân"nın anlamı ise:
            1. Gaflet'e dâlan nefsin îkâzı, "Allâh"a "Elest bezminde" kul'un verdiği sözü hatırlatmak, huzûru İlâhiyye çıkma vaktinin geldiğini müjdelemekdir. Nitekim, Kur'ân-ı Mecîd'de bu hâdise şöyle nakl edilir: "Misâl âlemi yaratılmazdan önce ruhlar yaratıldığında, "Bezm-i elest"de Cenâb-ı Hakk rûhlara seslenerek: "-Elestü bi-rabbiküm" -Ben sizin Rabbiniz değil miyim? -hitâb-ı izzetine, rûhlar isti'dâtlarına göre cevap vererek, îmân ehli: "Kâlû belâ" "Evet. Sen bizim Rabbimizsin." dediler.
2.Gönül'e âşığının kendisini beklemekte olduğunu müjdelemektedir.
 
            Ezân-ı şerîf'deki dört tekbîr'in mânâları ise:
                        1. nci tekbîr, GÖNÜL'e hitâbdır.
                        2. nci tekbîr, RUH'a hitâbdır.
                        3. nci tekbîr, NEFS'e hitâbdır.
4.nci tekbîr, VÜCÛD'a hitâbdır.
 
            İki defa TEVHİD söylenmesi: Fâhr-i Kainât Efendimiz'in zikridir. Bunun biri NEFS'e, diğeri RUH'adır.
            İki kere namaz'a davetin, biri GÖNÜL'e, diğeri RUH'adır.
            İki kere FELÂH'a davet, biri GÖNÜL'e, diğeri RUH'adır.
            Tekrar iki kere TEKBÎR, biri RUH'a, diğeri NEFS'edir.
            Son TEVHİD ise, sadece GONÜL'e hitâbdır, sesleniştir.
 
            Farz olan namazın şeklî husûsiyetleri, O'nun taklid yönüdür. Bunun "Mi'râç-namaz"a aday olabilmesi, ancak yukarıda zikredilen inceliklerin yerine getirilebilmesine bağlıdır. Şübhesiz, taklidî namazlar da makbûldür. Ancak, diğerleri gibi fazîleten yüksek olamazlar. Kulu, kulluğu ile Hakk'a yaklaştıramazlar. Halbuki kulluk ve ibâdetden garaz, kulu Hakk'a, âbid'i Ma'bûda kavuşturmakdır.
 
            Kul, kulluğunda her gün kendini yenileyip, aşmalıdır. Zirâ, bir hadis emri gereği "- Mü'minin bir günü diğer gününe denk olmamalıdır. Çünkü denk olan mü'min ziyandadır" emr-i peygamberîsi vardır. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de Rahmân Sûresinde me'âlen: "- Rabbin her ân ayrı bir şe'n" (Oluş ve yeni yaratışlar manzûmesi) içindedir." denilmektedir. Kullarının da aynı noktada kalmayıp, Allâh sevgi ve saygısında her ân inkişâf ederek bu şevk ile ibâdet etmesini kuluna işaret eden Allâh (C.C.), bu aşk ve şevke giden yolun kapısının hâkimi ve ma'rifetu'llâh beldesi rehberinin kendi Resûlü olduğunu ve O'nun Resûlünde "Fenâ fi'r-Resûl" (Resûlü Ekrem Efendimizin sevgi, aşk ve saygısında istiğrak derecesinde eriyip gitmedikçe) olmadıkça, gerçek mü'min ve gerçek âbid olamayacağımızı, bize işâret etmektedir. Kul, her ân Hakk yolunda kemâlleşmek mecburiyetindedir.
 
            Namaz'a ilk tekbîr olan "İftitâh" (açış, başlangıç) tekbîri ile girilir. Buna "Tekbîr-i Tahrîmî" de denilir. Kul, bu tekbîr'i alınca: "Dünyâ ve kâinâtla, kısaca tüm mâsivâ ile alâkamı kesdim, onları kendime harâm ettim. Her zerremle sâdece sana, yalnız sana yöneldim ey Allâh'ım. Beni huzûr-u İlâhiyyene kabûl et", der. Diğer bir ifâde ile: "-İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbi" (- Ey Allâh'ım, yegâne maksad ve gayem Sensin, Sen'den tek istediğim, Senin rızândır. Benden memnun ve râzı olmaklığındır) demek istemektedir. İşte kul, tekbir'inde gönlüyle ve fikriyle böyle olmalıdır. Yine âbid'in namaz'da "Besmele"siz "Sübhâneke"yi okumasının maksadı ise: "Âbid kul, artık Rabbi'nin yüce divânına yönelmiştir. O'nun hoşnudluğunu kazanmak, O'na sevgi ve saygısını ispât edebilmek için, O'nun yüceliğini, kemâl mertebelerini anlatması, O sıfatlarla Rabbini övmesi gerekmektedir ki, İlâhî huzûra varmayı engelleyen perde hicâbları, bizzat Allâh tarafından zâtî tecellisi ile kaldırılsın. Bu övgünün en veciz ve nefis ifâdesi ise, Allâh'ın güzel ve yüce isimlerinden SÜBHÂN kelimesidir. Âbid, Rabbi'ni işte bu Sübhan kelimesi ile tesbîh eder, anar. Der ki: "- Sübhâneke Allâhümme ve bi hamdike ve tebâreke'smüke ve Te'âlâ ceddüke ve lâ İlâhe ğayrük."
 
            "- Ey Sübhân olan Allâh'ım. Seni, Senin sıfatlarınla tesbih ve tenzîh eder, Seni her türlü noksan sıfatlar, fiiller ve isimlerden tenzih ederim. Sana, bütün gönlüm,fikrim, fiillerim ve tüm varlığımla HAMD ve SENÂ ederim. Senin azametin, Celâlin ve Cemâlin pek yücedir. Senden başka Hakk ve gerçek Ma'bûd yoktur" demekdir. Bunun söylenmesi ise, âşık'ın ma'şûk'a aşkının ifâdesidin Kul, Sübhâneke deyince, Allâh ile aralarında bir mânevî bağ teessüs eder. Kul. İlâhî tasarrufların her zerresini hisseder. Kul, artık bir mıknâtısın manyetik alanında kalmış demir zerrecikleri gibi, irâdesi dışında mânevî bîr harekete, İlâhî bir raksa, semâya başlar.
 
            Fâtiha-i Şerîfe'nin namazlarda okunmasının ister farz, vâcib, sünnet veya nâfile olsun, her namazda okunmasının şart ve farz-ı ayın olması, âlemin ve kâinâtın mâverâsına ulaşmak, ledûn ilminin ve iklîminin sırlarına ulaşmak içindir. Fâtihâ-i şerîfe okununca, âlemlerin mâverâsı zuhûr eder. Kul, bütün kâinâtı seyr eder. Sonra ledûn iklîmi'nin perdeleri aralanır, artık bu Zâtî tecellîler için rükû ve secde edilmesi gerekir. Allâh, huzûrunda duâ etmek için kuluna Fâtihâ Sûresi'ni lütfetmîştir.
 
            Fâtihâ-i Şerîfe'de yedi âyet olduğu gibi, kul'unda yedi nefis mertebesi (Etvâr-ı seb'a) vardır. Bu yedi nefis mertebesi, Fâtiha'daki âyet sırasına göre yorumlanır:
 
            Fâtihâ'nın l.ci âyetiyle, bütün yaratıkların hâlikine, İlâhî kudretin varlık ve birliğine, hamd ve şükrün ona mahsus olduğu bildirilir. Fâtihâ'nın l.ci âyet-i kerîmesi olan: "El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn" âyeti, kuldaki "Nefs-i emmâre"ye işâretdir. Zirâ emmâre nefse sâhib kul, Cenâb-ı Hakk'dan emîn olur. Allâh korkusunu hatırına getirmez: Allâh da bu birinci âyette kuluna korku vermez. Hep Rabbi kuluna rahmetini söyler. Kul, Allâh'ın rahmetinden ümid keserse, daha fazla suç işler. Bu sebeble "Er-Rahmâni'r-Rahîm" sözü ile "Merhametlilerin en merhametlisi" olduğunu ve bu şefkatini kuluna hatırlatır.
 
            "Rahmân" ismiyle o ezelî rahmetdir. İnanan, inanmayan, iyi-kötü, zayıf-kuvvetli, her varlığa Rahmetini istisnâsız tahsis eder. Yaradılış (fıtrat) Allâh'ın Rahmânlığı'ndan doğan rahmetinden zuhûr eder.
 
            "Rahîm" ise, çok merhametli demekdir. Bu merhamet, varlıkların son bulduğu, âhiretteki Rahmet'e ait olup, âhirette Allâh tarafından sadece kendisine dünyada yani ervâh âleminde inanmış mü'mînlere tahsîs edilmiştir. Kâfirlere ise, dünyâ hayâtında İlâhî emirleri reddedip, âsî oldukları için cezâ ve elîm âzâplar vardır.
 
            Yine "Rahmân" sıfatı ile "Emmâre" ve "Levvâme" nefs arasındaki, kulların hâlini belirtir.
 
            "Rahîm" sıfatı ile "Levvâme" nefs mertebesine ulaşan kulların haline işaret edilir. "Rahîm" kelimesinin idrâkine varan kulda, kendini ve nefsini "Levm etme", yaptıklarından pişmanlık duyup, tevbe etme arzûsu doğar. O zaman Allâh'ın "Rahmet" deryâsı kabarır ve taşar. Kul, bu sayede "Emmâre"den "Levvâme"ye geçer. "Levvâme"de bu defa "Allâh korkusu" başlar. Bu korkularından emniyetleri daha üstün olduğundan, "tevbe"leri de sâbit olmazlar, olamazlar. Suçu tekrarlayınca, Cenâb-ı Hakk Celâl tecellisi gösterir. Ve kuluna "Mâliki yevmi'ddîn" (hesâb gününü)'i hatırlatır. Kul'un gönlüne, din gününün şiddetli hesâbının korkusu düşer ve istiğfâra koşar.
 
            Namazda bu kelimeyi söyleyen kul, mahşer gününün haşyet ve heybetini kalbinde hissederse "Levvâme nefsi" aşarak, "Mülhime nefse" yükselir. Korkuyla da olsa kul nefsini, ateş korkusu ile her kötülükten alıkor. Bu Cehennem korkusu, kulun nefsindeki "Emniyete" üstün geldiğinden, tevbelerinde sâbit olurlar ki, bu "Mülhime nefs" terbiye ve tezkiye makâmına ulaşma hâlidir.
 
            Kul, Allâh'ın huzûrunda duâ'ya devam eder ki, buhal "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" diyerek, bu âyetin idraki ile "Mutma'inne nefse" ulaşır. Zira, "Mülhime nefs"de kul, bilmeyerek de olsa "kul'a kul" olur ve gizli şirkde kalabilir. Kendisi gibi olan diğer kullardan istekleri olur. Yani kul, henüz mâsivâdan kurtulmuş değildir. Oysa "Mutma'inne nefs"de yalnız Allâh'dan yardım diler ve yalnız Allâh'a kulluk edileceği idrâkine ulaşır ki, bu kâmil bir mürşidle mümkün olur.Bu makâmda kul "Cehennem korkusu"ndan geçer.
 
            Kul'un önünde sır hazîneleri açıldıkça açılır. İlâhî kudret, kerâmet şeklinde tecellî eder.Buna sevinirken, gönlüne başka bir korku gelir, "Mâsiyet (Günâh) korkusu" yani "İlâhî" emirleri lâyıki ile yerine getirememek, üzerlerindeki "Velîlik" elbisesini lekelemek korkusu" ile kul hüzne düşer. Bu sebeple "Mutma'inne nefs"deki kul'dan kerâmet tecelli edince utanır, tevekkül ve "rızâ" kapısına yönelir.
            "İhdina's-sırâta'l-müstakîm" şuuruna ulaşır ki, bu "Cemâl yol"'dur. Burada, Allâh'dan râzı olmanın ağır mes'ûliyyeti vardır. Bu ise "Râdiyye nefs" mertebesidir. Bu mertebeye ulaşan kul, bu âyeti derin bir huşû ve korku içinde okur, kul Allâh'ın kazâ ve kaderine tam bir teslimiyyet gösteremezse, bu Cemâl yolunda müstakîm'den sapar veya İlâhî seyrini tamamlayamaz, yolda kalır. Aslâ hedefine varamaz. Kul, Allâh'ın rızâsına bu kadar yaklaşmış iken kaçırırsam ne yaparım, diye vuslatı elinden kaçırmak korku ve hüznü içindedir. Zirâ, daha evvelki makamlarda başına gelen kaza ve belada kul Allâh'a isyân içinde olur. Sadece bu makâmda tam bir teslimiyyet duyar. Kazaya rızâ, burada kemâl bulur.
            "Sırâta'llezîne en'amte aleyhim" âyetini okuyunca, "merdıyye nefs" mertebesine ulaşır. Bu makâmda kul, sadece Allâh'dan korkar, dünya ve âhiret için bir murat, kasıt ve korkulan yoktur. Bu İlâhî sıfatı kazanan kuldan Allâh her an, her saniye razıdır. Onlar da O'ndan razıdırlar. Bu korku, İlâhî rıza'yı, Allah aşkını kaybetme ve vuslâtta kalamama korkusudur.
 
            "Ğayri'l-magdûbî aleyhim ve le'd-dâllîyn" âyetini söyleyince, kul dünya hayatında doğru yoldan sapmamayı murad eder. Bu sapma ve sapıklık, bilerek veya bilmeyerek yapılır. İkisi de aynı akibete uğrar.
 
            Bu idrake eren: "Sâfiyye nefs makâmı"na ulaşır ki, bu makâmda kul; Allâh'ın gazâbından kurtulur. Fakat gönül gözlerini bir an Cennete, mânevî ni'metlere çevirdiklerini bilirler. Onlar, Allâh'ın haremine dahil olabilmek için nazarlarını mülke, melekûte, Ceberût'e çevirmezler. Zira, onlar bilirler ki:
 
            1. MÜLK, âlimin şeytanı,
            2. MELEKÜT, ârifin şeytanı,
3.CEBERÜT ise gerçeğe vâkıf olan kemâl ehlinin şeytanıdır.
 
            Bu üçünden birine meyl eden, İlâhî dergâh'dan ve huzûr-u İlâhî'den koğulur. Zât-ı İlâhiyye'ye kurbiyyet ve vuslat şansını kaybederler veya en azından mânevî dereceleri durur.
            Bu makâmı aşabilen kulun karşısına, yani "Allâh'ı dileyen kul"un karşısına:
            1. İsteyen,
            2. İstek,
            3. İstenen, gibi üç durak, üç perde çıkar. Bu tevhîd'i üç sanan İsevî zünnârına benzer. O zaman kul'a Hitâb-ı İzzet: "- Öyle demeyin, gözünüzle gönüllerinizi birleştirin" der. O zaman, İsteyen ve İstek yok olur. Geriye mutlak ve bâkî olan tek Allâhu Zü'l-Celâl ve'l-Kemâl Hazretleri kalır.
 
      Nitekim, "- Varlığın öyle bir günâhdır ki, onunla hiç bir günâh kıyâs edilemez." buyurulmuştur. Demek ki, beşerî varlık ve benliğinden geçemeyip, ölmeden önce ölmesini bilmeyen, yani "- Mûtû kable ente mûtû" sırrına ulaşamaz. Yakınlık ve Adn Cennetine aslâ vâsıl olamaz. Bunu başaranlar ise, "Canlı cenâzeler" gibidirler. Onlar üzerinde mâsivâ ve nefsin korkusu dahi bulunmaz. Onlar Ehlu'llâh (Allâh dostları)dırlar.
 
            Namaz'da Allâh, kulunu başka bir şeye (mâsivâ) iltifattan, ilgiden men etmiştir. Zirâ, Allâh'dan gayri ile meşgul olmak, kul'u Sevgili'nin müşâhedesinden men eder. Namaz, Allâh ile kul'u arasında ikiye bölünmüş bir ibâdet şeklidir. Yarısı Allâh'a, diğer yarısı ise kul'a mahsusdur. Bu, kul ile Allâh arasındaki bir mânevî yolculukdur. Bu "Mi'râç" şöyle ifade edilebilir:
 
            Kul, "Besmele" ile "'Fâtiha"ınm l.nci âyetini okur, Allâh: "- Kulum beni andı ve hamd etti" der.
           
            Kul, "Er-Rahîm" der. Allâh: "- Kulum beni senâ etti. Yüceltip, tenzîh etti" der.
 
            Kul, "Mâliki yevmi'd-dîn" der. Allâh: "- Kulum beni temcîd etti, işini bana bıraktı, tevekkül etti" der.
 
            Fâtihâ'nın yarısı olan üç âyeti Allâh'ın zâtına mahsusdur: Kul, "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" der. Allâh da: "- Bu, benim ile kulum arasında bir bağdır ve kulumun dilediğini vereceğim" der.. Kul, "İhdina's-Sırâta'l-müstakîm" ve "Sırâta'llezîne en'amte aleyhim ğayri'l-mağdûbî aleyhim vele'd-dâllîn" der. Allâh da: "- Bunlar kuluma mahsusdur. Kulum dilediğinde ihlâs ehlidir" der.
 
            Böylece, her namazda neden "Fâtiha"nın okunmasının vâcib kılındığı daha iyi anlaşılır. Fâtiha-i Şerîfe öylesine bir zikirdir ki, benzersizdir. Nitekim, "Hakk'ı zikreden Hakk'a yoldaş olur". Zira Allâh: "- Beni zikredenin yoldaşıyım" der. Böylece kul mi'râcını tamamlar ve vuslat yolculuğunu tamamlamış olur.
 
            Kısaca toparlarsak; kul, tekbîr getirip, Fatihâ'yı okumağa başlayınca, Rabb'in emri olan rûh, nefs üzerinde tekbir getirmiş ve nefs madde kaydından kurtulmaya başlamış olur. Rûh, Fâtiha'daki ilk üç âyeti yalnız başına okur. Nefse: "- Âlemînin, akıl sahibi şuurlu varlıkların yani insanoğlunun Rabbi, terbiyecisi Allâh (C.C.)'dır. Her Hamd ve Senâ O'na mahsus ve layıkdır. O, merhametlilerin merhametlisi, din gününün sahibi ve mutlak hâkimidir." diyerek, nefsi kötülüklere karşı uyarıp korur. Nefsi tezkiye ve terbiye ederek, onu ruhânî hüviyyetine lâyık hale koyar.
 
            " - İyyâkena'büdü ve iyyâke nesta'în" ile nefs, İlâhî kelâm'ın haşyeti ile Rûh'un emrine girer. Rûh ile birlikte Rabbi'ne münâcaatda bulunur. Kul: "- Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz" diye, Rabbi'ne yalvarınca, Allâh (C.C.): "- Kulumun dileği verilecekdir" buyruğunu verir.
 
            Kul, zikre devam ederse, Rûh aradan çekilir ve nefsi Fâtihâ'nın son üç âyetini okumak üzere Rabbi ile başbaşa bırakır. Böylece namazını tamamlayan kul, İlâhî Rızâya nâil olur.
Allâh ile kul'u arasında müşterek olan "Fâtiha Sûresi"nin âyeti "- İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în"dir.
           
            Nitekim bu hususu doğrulamak üzere Kâdî Hân Tefsîrinde şöyle bir mâlûmât bulunmaktadır:
            "- İslâm'da Cemâ'âtle namaz kıldırmada "İmâm"da, "Kıble" de beştir. Burada "İmâm"dan murâd, "Hazret-i İnsân", yânî "İnsân-ı Kâmil"dir. Kâmil bir insân da öz olarak, beş kısımdan mürekkebdir:
            1. Cesed-i imâm,
            2. Rûh-i imâm,
            3. Akl-ı imâm,
            4. Fehm-i imâm,
            5. Kâlb-i imâm.
            Bu beş imâm kâmil insan'ı, mürşid-i kâmil'i ifâde eder. Kıble'ye gelince; beş imâma beş kıble mevcûddur:
            1. Mihrâb,
            2. Kâ'be,
            3. Beytü'l-ma'mûr,
            4. Arşü'l-a'lâ,
            5. Kürs'den mürekkebdir.
Allâh (C.C.)'ın huzûruna lâyık olan imâm, cesedini MİHRÂB'a, Rûh'unu BEYTÜ'LLÂH'a teslim eder. Aklı ile BEYTÜ'L-MA'MÜR'da meşgûl olur. Fehmi KÜRSÎ'de bulunup ve Kâlbi de ARŞÜ'A'LÂ'ya mu'allâk (asılı) olursa, böyle bir imâmın bu on meseleyi bilerek namaz kıldırmasıyla, peşindeki cema'âtin namazı da tamam olur. "Bu on meseleyi bilmez ve kendisinde cem etmezse, bu imâmın imâmlığı câiz olmayıp, cemâ'atin namazı da fazîleten düşük olur", denilmektedir.
 
 
            Ve bi'llâhi tevfîk,
            Ve ni'me'r-refık
 
 
KAYNAKÇA:
            1. Elmah'lı Hamdi Yazır, Hakk Dîni Kur'ân Dili, Yeni Me'âlli Türkçe Tefsîr, C. l.f s. 15-145.
            2. El-Hâc Mehmed Nûri Ef. Miftâhü'l-Kulûb (Kâlblerin anahtarı),s. 153vd.
            3. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi, Mecâlis-i Seb'a.,s.70.
            4.Gavs Abdülkâdir-i Geyllânî. Sırrü'l-Esrâr, s.32 .
            5. Kâdî Hân. Tefsîr, (Bk. Kuşadalı İbrâhim Ef. Hediyyetü'l-Veli fi Vâridât-ı Kuşadalı. / Millet Kütüphanesi, AU Emîri Ef. Şer'iyye Bölm. 1178, Yk. 39 ab.









 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=