Nur Alemi

Nur Alemi

Nuralemi

 

 
CEHRİ ZİKRİN FAZİLETİ


1. Soru:

--İnsanın her zaman düşüncesinin, hatıralarının, aklının, fikrinin Allah olması için ne yapmak gerekir?

 

--Bu, zikirle elde edilen bir haldir. Derviş zikreder, zikreder, zikreder, zikreder... Sonra zikir, zikr-i müdâm hâline gelir. Müdâm demek, devamlı demek, dâimî demek... Zikr-i dâimî hâline gelir, kalbi Allah demeye devam eder. O zaman, dâimâ Allah'ı düşünen bir insan olur. O halde ticaretle meşgul olsa, halkın içinde bulunsa bile, Allah'la olmasına engel teşkil etmez.

Buna bizim Nakşîbendîlik'te "Halk içinde Hak'la olmak: Halvet der encümen" prensibi derler. Dervişlikte ilerleyen insanların o ilerlemesi sonunda, Allah'ın lütfettiği yüksek bir makamdır o... Dünya, böyle bir duruma gelmiş insanların hürmetine ayakta duruyor. İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri öyle diyor: "Bunlar var oldukça kıyamet kopmayacak!" Onun için, bunlar dünyanın direkleri gibidir.

2. Soru:

--(Zikrullahi devâün) "Allah'ı zikretmek şifadır, devâdır, insan şifa bulur. (zikrün nâsi dâün) İnsanları zikretmek hastalıktır." Bu durumda, Peygamber Efendimiz'i anmanın hükmü nedir?

 

--Peygamber Efendimiz'in anılması, insanları anmak grubundan sayılmaz, Allah'ı anmak grubundan sayılır. Neden anıyoruz biz Peygamber Efendimiz'i?.. Allah'ın rasûlü olduğu için anıyoruz. Allah'ın elçisi olduğu için seviyoruz. O Allah'ın zikrine girer.

 

Kur'an'ı niye seviyoruz; kâğıt, cilt, mürekkep, meşin... Allah'ın kelâmı diye seviyoruz, Allah'ın kelâmı olduğundan seviyoruz. Rasûlüllah'ı da Allah'ın rasûlü olduğu için seviyoruz. Ve Rasûlüllah Efendimiz hakkında Kur'an-ı Kerim'de ayrıca emir var:

 

(İnnallàhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy, yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ) "Ey iman edenler, ona salât ü selâm getirin! Siz değil Allah ve melekler bile salât ü selâm getiriyor ona..." diye, ona salât ü selâm getirmeyi, onu zikretmeyi, anmayı; onun anıldığı yerde ona salât ü selâm getirmeyi emrettiğinden, onu anmak insanları anmak grubundan sayılmaz, ilâhî gruptan sayılır.

 

Burdaki insanları anmaktan maksat, Allah'a ibadet etmek, Allah'ı zikretmek varken; dünya kelamı konuşmak, insanların gıybetini dedikodusunu yapmak gibi şeylerle meşgul olmak, insanı günaha sokar demek... Bir yerde oturmuşun "Sübhânallah" diyorsun, "Lâ ilâhe illallah" diyorsun, Kur'an okuyorsun, hadis okuyorsun... Bunların hepsi zikrullaha girer.

 

Fıkıh kitabı okuyorsun. Kuyuların ahkâmı bahsi geldi. "Havuzun eni şu kadar olursa, havz-ı kebir sayılır; şu kadar olursa havz-ı sağîr sayılır..." Hiç Allah adı geçmiyor. Yine Allah'ın zikridir. Neden?.. Allah'ın hükmü, ahkâmı öğretiliyor. Allah adı o esnada, o satırların arasında geçmese bile, Allah'ın zikridir.

 

Ötekisi: "Hacı Ahmed Ağa şöyle etmiş, böyle etmiş... Ticarette şu kadar zarar etmiş, bu kadar kâr etmiş... Bir ev yaptırmış, boyu şu kadarmış, eni bu kadarmış... Bilmem ne..." İşte bu boş, mâlâyâni... Bunlardan hastalık arız olur. Çünkü, gıybet olur, dedikodu olur, kalb kırıcı şeyler olur; o bakımdan... Hadis-i şerifte, "İnsanların anılması insana zarar verir, hastalıktır." denilmesindeki maksat odur.

 

Biz de meclis kurduğumuz zaman, mümkün olduğu kadar ilâhi işlerle, ahirete yarayacak işlerle, din ilimleriyle ilgili sohbetler yapalım! Dünya kelamıyla, dünya insanlarının halleriyle, dedikodularıyla uğraşmayalım!..

 

Bir şey daha hatırlatayım: Kitaplarımızda deniliyor ki, "Salihlerin anıldığı yere Allah'ın rahmeti iner." Demek ki, salihleri anmak da sevapmış, o da yasak değilmiş. (Zikrün nâsi dâün) "İnsanların anılması hastalıktır." hükmüne salihler bile girmiyor. Çünkü, salihler de Allah'ın has kulları olduğundan, onların anılması da sevap oluyor.

Demek ki, bu hadis-i şeriften ve ötekilerden anladığımıza göre, insanların anılmasının hastalık olması; gıybet ve dedikodu, mâlâyâni ve dünyâlık olduğu zamanmış. Ahirete müteallik olunca, zararı olmadığı anlaşılıyor.

3. Soru:

--Zikir esnasında def çalanlar var, ney çalanlar var; ne dersiniz?

--Bazı tarikatlarda uygun görmüşlerdir. Zikrin temposunu ayarlamakta kullanmışlardır.

4. Soru:

--Zikir esnasında kendinden geçip bağırmak makbul müdür?

--Hazımsızlıktan olur. Hazmeden insan, ses çıkartmaz. Hazmedemeyen insan, heyecanı taştığı için, heyecanına hakim olamadığı için bağırır. Çok makbul değildir. Sessiz olmak lâzım! Deryaları yutmak lâzım ama sesini çıkartmamak lâzım!..

5. Soru:

--Sesli zikirde zikrin şevkinden elleri birbirine vurmanın, sesi yükseltmenin, baş ve vücut ile çeşitli hareketler yapmanın mahzuru var mıdır?

--Hocamız tavsiye etmezdi. Mümkün olduğu kadar sakin yapmağa çalışmak lâzım!.

6. Soru:

--Bazıları İslâm'da cehrî zikrin olmadığını söylüyorlar; ne dersiniz?

--Cehrî zikir vardır. Peygamber Efendimiz zamanında da vardır. Bazı sahabeye kendisi cehrî zikri de tavsiye etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin âşikâre veya gizli zikredilebileceğine dair ayet vardır.

7. Soru:

--Ayakta zikir yapmanın dinimizde bir sakıncası var mıdır?

--Bir sakıncası yoktur. Çünkü:

(Ellezîne yezkürûnallàhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti velÊard,) Ayakta da, oturarak da, hattâ yanına yaslanmış olarak da zikretmenin câiz olduğunu bu ayet-i kerime ve başka ayet-i kerimeler gösteriyor. Câizdir, olabilir.

Her anda zikir yapmak uygundur. Yolda yürürken, otururken, ticaret yaparken, kasasında otururken, otobüste giderken, gece yatınca uyku uyuyuncaya kadar kalbinin, dilinin Allah demesi, "Lâ ilâhe illalah" demesi, salât ü selâm getirmesi, zikir yapması her hâl ü kârda câizdir.

Gâliba bu kardeşimizin sormak istediği; böyle dalga oluyorlar, el ele tutuşuyorlar, öyle zikir yapıyorlar. Bizim yolumuzda böyle yapılmıyor ama, câiz değildir demek değil... Biz zikri oturarak yapıyoruz. Kendimiz olduğumuz zaman hafif sesle veya kalbî olarak yapıyoruz; kalbî zikrin sevabı çok olduğu için...

Fakat fazla yüksek sesle, kan ter içinde kalarak, devrilerek yıkılarak yapılan zikir câiz değildir. Bir arkadaşımız anlattı. Almanya'da bir caminin birkaç katı var... "Biz alt katta bulunuyoruz. Üst katta seminer odaları ve sâireler var... Orada kıyamet kopuyor, yer yerinden oynuyor, binâ sallanıyor. Çıktım; meğer zikir yapıyorlarmış. Devrilmişler, birbirlerinin üstlerine yıkılmışlar, hurda haş olmuşlar." diyor. "Yâhu zikrin de tadını kaçırdınız, cıvıttınız işi!.." demiş, azarlamış onları, kızmış, bağırmış. Böyle zikir olmaz.

Böyle maskaralık olmaz! Edebi, âdâbı vardır zikrin... Terbiyesi vardır, huzurda olmanın ciddiyeti vardır. Çok fazla bağırmağa lüzum yok... Birisi bağırarak dua ediyordu da, Peygamber Efendimiz'in hac ettiği zaman... Dedi ki: "Ey insanlar! Kendinize gelin!.. Siz, sizi duymayan bir kimseye hitab etmiyorsunuz ki, bu kadar fazla bağırmağa lüzum yok!.." buyurdu Peygamber Efendimiz...

Onun için, zikrin nezâketle, zerâfetle, nezâfetle yapılması; öyle fazla gürültüye patırtıya işin boğulmaması lâzım geliyor.

8. Soru:

--Farkında olmadan zikir etmenin, ayet, sûre ve benzerlerini okumanın sakıncası var mıdır?

--Sakıncası yoktur, makbuldür, iyidir. Farkına varmadan içi otomatik olarak zikrediyor, güzel bir şey bu... Allah yolunda dâim etsin, zikrinde dâim etsin...

9. Soru:

--Zikrederken nasıl bir tefekkür hali içinde olmak gerekir? Aklımıza çok çeşitli şeyler geliyor, bunlardan nasıl kurtulabiliriz.

--Bu hatıra gelen şeylere havâtır derler. Hatırına geliyor insanın, meşgul ediyor. Onlardan korunmak için iç tedbirler vardır, dış tedbirler vardır. Abdestli olduğu zaman korunur, bu bir dış tedbirdir. Lokma helâl olduğu zaman korunur. Lokmada karışıklık olduğu zaman, işler karışmaya başlar. Kendisini tam verememe durumuna düşer.

Demek ki lokmasına dikkat edecek! Abdestini güzel alacak, usûlüne uygun olarak kusursuz almağa çalışacak, oturacak! Ondan sonra da, söylediği sözlerin mânâsını tefekkür edecek!.. "Allahu ekber" mi diyor, "Lâ ilâhe illallah" mı diyor; bunun mânâsı üzerinde durarak kendisini konsantre edecek!.. Arada böyle bir hal arız olursa kendisine;

(İlâhi ente maksûdî ve rıdâke matlûbî) "Yâ Rabbi, benim maksûdum sensin, ben senin rızânı istiyorum!" diye niyetini bir tashih edecek, yeniden başlayacak. Yine bir şey gelirse, yine böyle söyleyecek... Böyle böyle, düşe kalka bu işi karıştırmamayı öğrenecek.

10. Soru:

--Vasıta ile gelip giderken, araba içinde açık zikir yapılabilir mi?

--Yapılabilir. Kimse bir şey demiyorsa, yapabilir. Ama ibadetin gizlisi daha makbuldür., Hele zikrin kalbden olanı, dille yapılanından yetmiş kat daha sevaplıdır.

Ama, bütün arabadaki arkadaşlar sizin arkadaşınız, şöfor de sizden... Bir yerden bir yere gidiyorsunuz. Bazan böyle aşikâre zikretmenin insana şevk ve kalbine kuvvet verme durumu vardır. O zaman olabilir, yapılabilir.

11. Soru:

--Bazı kimseler, evli olmayan müridlerin Allah ismini çekmeleriyle akıllarını yitirebileceklerini söylüyorlar; bu doğru mu?..

--Doğru değildir. Bundan bir şey olmaz! Günde yüz defa, ikiyüz defa Allah deyince aklı bozulacaksa, demek ki çok çürük bir aklı varmış zâten...

Zikrin sevap olduğunu biliyoruz.

 

Bir kez Allah dese aşk ile lisân,
Dökülür cümle günah misl-i hazân!

Allah demek sevaptır. Ölçülü, normal bir şekilde söylendiği zaman, bir şey olmaz!..

Yalnız, ilaçların dozajları vardır. Meselâ, şu ilâçtan 15 damla, sabahleyin yemekten önce alacaksın diye söyler doktorlar... Eğer dozajına dikkat edilmezse, fazla alındığı zaman zarar verebilir. Onun için, zikri veren kimsenin, zikri alan kimsenin halini bilmesi ve ona göre zikir tavsiyesini yapması lâzım geliyor.

 

12. Soru:

--"Lâ mevcûde illallah" diye zikredenler küfre girmezler mi? Bu zikri yapanlar, mahlûkatı reddedip, Allah'ın mahlûkatı yoktan var ettiğini reddedip, mahlûkatı Allah'tan bir parça olarak mı kabul ediyorlar. Bu durum ehl-i sünnet itikadına ters değil mi? Yoksa bunu diyenler başka bir mânâ mı kasdediyorlar? Şüpheye düştüm, açıklar mısınız?

--Bu tasavvufta derin bir sorudur. (Lâ ilâhe illallah) Allah'tan başka ilâh yoktur, başkasına ibadet edilmez. (İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn) Ancak Allah'a ibadet ederiz, ancak ondan yardım isteriz. (Kulhüvallahu ehad) Allah tekdir. (Allahus samed) Kulların bütün ihtiyaçlarını görendir, sameddir. Kendisinin anası, babası olmadığı gibi, kendisinden sonra da evlat vs. edinmekten münezzehtir. Kendisine denk de yoktur diye İhlâs Sûresi'nde de bildiriliyor.

Bu Lâ ilâhe illallah'ın mânâsının derinlikleri vardır. İnsan tasavvufta zikir yaptıkça, zihninin, gönlünün ve şuurunun ulaştığı mânâlar vardır. Bu mânâlardan birisi de "Lâ mevcûde illallah" mânâsıdır. Yâni, bütün varlıklar netice itibariyle fânidir.

(Küllü men aleyhâ fân) buyruluyor Kur'an-ı Kerim'de... Her şey fânîdir. Allah Allah-u Teâlâ Hazretleri kalacak, başka hiç bir şey yok... Bu mânâda:

(Kânallah ve lem yekün şey'ün gayrehû) "Allah vardı, başka hiç bir şey yoktu." Mahlûkatı yarattı. Sonra da yine Allah olacak, başka hiç bir şey olmayacak. Evveli ahiri yok olan fânî varlıklar da aslında var sayılamaz. Gölge gibi, hayal gibi, bir varmış bir yokmuş, masal gibi bir şey yâni...

Bu mânâ ile Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin ehadiyetini, birliğini daha başka bir derinlemesine idrak zihniyetidir bu... Bu bir tasavvufî neş'edir. Ondan sonra da daha ileri merhalelere geçilir.

13.Soru:

--Zikrin faziletli olduğu vakitler ve akşamdan önce zikir yapılması hakkında bilgi verir misiniz?

--Zikir için uygun zamanlardan birisi akşam namazından evvelki zamandır. İkindiden sonra, güneş batıncaya kadar olan vakit çok kıymetli bir zamandır. Abdül'aziz Hocamız (Rh.A) buyurmuş ki: "Herhalde duaların en çok kabul olduğu zamanlardan birisi bu zaman olduğu kanatindeyim." Tecrübeleriyle, tecellîlerle, vâridat ile ölçmüş demek ki... Bu ikindiden sonraki zaman çok kıymetlidir.

Sabah namazından sonraki bizim evradı okuduğumuz zaman da kıymetli ama, bu ikindi namazından sonraki zaman daha kıymetlidir buyurmuş Abdül'aziz Hocamız... Hadis-i şerifler var bu konuda... Çünkü, güneşin batışı zamanı, bir günün bitme zamanı... Bir işin bitişinde güzel bir bitirişle bitirmek, sevaplı bir bitirişle bitirmek önemli olduğundan, o vakitteki zikirler kıymetli oluyor.

Kıymetli vakitlerden birisi de, geceleyin teheccüd vaktidir. Yâni, imsaktan önceki zaman... Geriye doğru, gecenin yarısına kadar, üçtebirine kadar... Biraz uyuyup kalktıktan sonraki o gece vakti de çok kıymetlidir. Göğün kapılarının açıldığı, duaların kabul olduğu zamanlardır.  

Bundan başka her zaman için özel ibadetler, zikirler olabilir
 

 

 

KADİRİLİK

Sesli zikir yapılması nedeniyle cehri tarikatlar arasında sayılır. Mensupları arasında Şahe Brifkani Şahe Keskezani gibi tanınmış Büyük Allah Dosları vardır.

Kadirilik birçok kola ayrılarak günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir. Bu kolların en bilinenleri Briflik .Keskezanlik. Berzencilik.Esedilik Eşrefilik ve Rumilik'tir.

Kadirî tarikatının 2. Pir-i Sâni'si Şeyh Seyyid Nureddin Brifkani'ye ait Kadirihâne Tekkesi Dohok'deki
Kadiriler Brifkani Dağında bulunmaktadır. Kutbul Ferd Geylani  Sanii Baz-ül Eşheb ve Gavsül Varisin olarak da bilinir.

Türkiye'de yaşayan Kadiri Şeylerine örnek olabilecek Varis-ün Nebi ve Nedim-i İlahi olan Es Seyyid Muhammed bakır El-Hüseyni (k.s) Mesayıhı iken kendisine bu iki tarikin birleşiminden Nurani Pirliği verilmiş olup Kadiri Şeyhliğini de temsil etmektedir.

Kadiriye) Abdulkadir Geylanî olarak ünlenmiş Muhyiddin Ebû Muhammed b. Ebû Salih b. Zengi-Dost (d. 1077 Geylan-ö. 1165 Bağdat)'u öncü kabul eden tarikat. Bağlılarınca Gavsu'l-Azam Kutub Bâzullah Sultanu'l-Evliya Ayetullah gibi lakablarla anıları Abdulkadir Geylânî öğrenimini tamamladıktan sonra başladığı ders ve vaazlarını kesip yirmi beş yıl kadar süren uzlet hayatı sürdüğü bilinen bir husustur. Tasavvuf alanındaki mürşidi Ebu Saîd el-Mübarek b. Ali el-Mahzûmî idi. Tarikat silsilesi el-Mahzûmî Ebu'l Hasan Ali İbn Muhammed b.Yusuf el-Kureşi Ebu'l-Ferec Yusuf el-Tarsusî Abdu'l-Aziz et-Temimî Ebubekr Şiblî Cüneyd Bağdâdî Sırriyü's-Sakatî ve Maruf el-Kerhî aracılığı ile Ehl-i Beyt imamlarından Ali el-Rıza'ya ondan da Musa el-Kâzım Cafer es-Sâdık Muhammed el-Bâkır Zeyne'l-Abidin ve Hüseyin b. Ali aracılığı ile Hz. Ali'ye dayanır.

Bugünkü kadiriye tarikatında izlenen birçok yol ve inanılan birçok hususun Hz. Ali ile hiç bir ilgisi olmadığı gayet açık olmasına rağmen her nedense bu tarikat silsilesi ona dayandırılmıştır. Hz. Ali'yi tanıyan ve bilen herkes onun böyle inanmadığını ve bu gibi davranış amel ve inançları reddettiğini de bilmektedir. Ancak bu tarikatta görülen bir çok bid'at ve hurafenin sonradan İslam'a mal edildiği ortaya çıkmaktadır. Bu bid'at ve hurafelerin yanısıra Kadirilik'te zühd ve takvaya dayalı ameller de mevcuttur. Kadirilik'e göre tasavvuf seha rıza sabır işaret gurbet seyahat fakr ve suf (yün elbise) giyinmek üzerine kuruludur. Geylani'ye göre bir mürid önce bir çile dönemi yaşayarak zâhitliğe tamamiyle alışmalı sonra uzaklaştığı dünyaya yeniden dönerek haz ve nasibini ala ala başkalarını irşad etmeli aydınlatmalıdır. Ancak dünya ve ahiret nimetlerinin insan ile arasında bir perde olduğu unutulmamalı mutasavvıf bu nimetleri değil 'ın zatını kendine amaç edinmelidir. Bunun için üç konuya özen gösterilmelidir: 'ın emirlerini yapmalı yasaklarından kaçınmalı ve kadere boyun eğmelidir. Mürid öncelikle farz görevlerini yerine getirmeli bunları bitirdikten sonra vacib ve sünnetleri yapmalı daha sonra da nafile ibadetlerle uğraşmalıdır. Nafile ibadetlerin en önemlisi ise zikirdir.


 









 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=